Türk Edebiyatının Dönemlere Ayrılmasındaki Ölçütler

Türk Edebiyatının Dönemlere Ayrılmasındaki Ölçütler

Bir ulusun edebiyatındaki gelişme ve değişmeler incelenerek, o ulusun tarihsel süreçteki gelişim ve değişimleri kolayca anla­şılabilir. Edebiyat tarihi de ulusun siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısıyla yakından ilişkisi olan edebiyatı konu edin­miştir. Edebiyatla sosyal yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. Ulus­ların sosyal ve kültürel yaşamındaki değişiklikler sanat ve ede­biyata da yansır.

Bütün toplumların ilk çağlarında sözlü ürünler hâlinde örülen edebiyatları, yazılı döneme girildikten sonra önemli değişmeler ve gelişmeler göstermiş; çeşitli evrelerden geçtikten sonra çağımızdaki düzeylerine ulaşmıştır. Ayrı coğrafyaların, ayrı iklim­lerin yaşayış koşulları; insanların, toplumların duyuş, düşünüş, görüş ve davranışlarını sürekli etkilemiştir. Bunda yılların, yüz­yılların içinden geçerken buna uluslar arası ilişkilerden doğan çeşitli kültür ve uygarlıkların, dönüşümlerin, atılımların katkısı da olmuştur.

Türkler tek bir coğrafyaya bağlı kalarak yaşam sürmemişlerdir. Tarih içinde değişik coğrafyalarda yaşamışlardır. Bu süreçte değişik uluslarla karşılaşmışlar, değişik kültürlere rastlamışlar­dır. Bu uluslar ve kültürlerle iletişim içinde olmuşlardır. Bütün bu değişim ve etkileşimler edebiyata da yansımıştır.

Başlangıçta Orta Asya bozkırlarında göçebe olarak yaşayan Türkler, zamanla değişik coğrafyalara yayılmışlar ve gittikleri yerlerde yerleşik kültüre geçmeye başlamışlardır.

Türkler İslâmiyet'in kabulünden sonra ise İran ve Arap kültü­rüyle tanışmışlardır. Böylece İran ve Arap edebiyatından etki­lenmişlerdir.

Batıya doğru ilerleyen Türkler, zaman içinde, Batı kültürüne yaklaşmışlardır. Tanzimat'ın ilanıyla edebiyatımız Batı'nın etkisi­ne girmiştir.

Batı kaynaklı milliyetçilik akımının yayılmasıyla edebiyatımız da bundan ekilenmiş, bu duygular 20. yüzyılın başlarında Millî Edebiyatın doğmasını sağlamıştır.

Bütün bunlar, Türklerin yaşadıkları ulusal değişimlerden edebi­yatlarının etkilendiğini göstermektedir. Sonuçta Türk edebiya­tında birbirinden farklı devirler oluşmuştur.

1. Dil Anlayışı

Bir toplumun sözlü ve yazılı dil yapısına bağlı olan anlayıştır. Dil, zaman içinde değişen canlı bir varlıktır. Ulusların gelişme­sine, sosyal ve kültürel yapısındaki değişmelere paralel olarak dili de gelişir ve değişir. Edebiyat, doğrudan dile dayanır. Edebî eserler dil ürünü olarak ortaya çıkar. Yazı dilinde meydana ge­len değişmeler, genellikle edebî dile de yansır. Dildeki değiş­meler ve gelişmeler edebiyat için belirleyici niteliktedir. Çünkü bir dönemin edebiyatı incelenip değerlendirilirken edebî verim­lerin dil özellikleri de göz önünde bulundurulur.

Başlangıçta Türklerin dilleri, kültürleri, inançları, yaşam biçim­leri de Orta Asya'ya özgü nitelikler taşır. İslamiyet öncesinde yaşayan Göktürklerin ve Uygurların kendilerine özgü konuşma ve yazma gelenekleri ve dil anlayışları bulunuyordu.

Sonraki dönemlerde Türklerin dil anlayışı değişik etkiler altında kalmıştır. Özellikle İslamî Türk Edebiyatı'nda yüksek zümrenin dili, Arapça ve Farsçadan birçok kelime ve kural almıştır. Bu arada da kendi benliğinden az da olsa uzaklaşmıştır. Halk ise kendi diline ve şiir geleneğine sadık kalmıştır ve bunları yaşat­mıştır. Böylece İslamî Türk edebiyatı iki koldan ilerlemiştir.

Türklerin dil anlayışı, Batı kültüründen de etkilenmiştir. Yüksek zümreye ait olan edebiyat, halka inmeye çalışmış ve halkın di­li edebiyatta daha fazla yer almaya başlamıştır.

Türklerin dillerindeki bu anlayış farklılıkları, Türk edebiyatının de­virlere ayrılmasında kullanılan önemli ölçütlerden biri olmuştur.

2. Dil Coğrafyası

Toplumların yaşamlarını sürdürdükleri yerleşim alanları; bu alandaki doğa, iklim koşulları, bir kültür öğesi olan dilerini de etkiler. Böylece ayrı bölgelerde yaşayan toplumların kültürlerindeki ayrışmalar dillerinde de farklılıklar oluşturur. Dil, edebiya­tın en önemli öğelerinden olduğuna göre, dildeki bu farklılaş­manın edebiyata yansıması da doğal sayılmalıdır.

Türkler Orta Asya'dan boylar hâlinde değişik kıtalara yayılmış­lardır. Yayıldıkları geniş coğrafyada, büyük devletler kurmuşlar­dır. Türklerin geniş bir coğrafyada, birbirinden uzak yerlerde değişik devletler kurmaları, dillerinde de farklılaşmalara yol aç­mıştır. Bu süreçte değişik şiveler ve yazı dilleri ortaya çıkmıştır.

Türkler, doğudan batıya doğru yayılma sürecinde yerleşik ha­yata geçmişlerdir. Değişik kültürlerle ve uluslarla kaynaşmışlar­dır. Bu kaynaşmadan dil ve edebiyat da etkilenmiştir. Türklerin değişik coğrafyalarda yaşamaları sonucu Türkçenin "Yakutça" ve "Çuvaşça" gibi iki önemli lehçesi ortaya çıkmıştır. Ayrıca farklı coğrafyalarda "Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Türkiye Türkçesi" gibi şiveler oluşmuştur.

13. yüzyılda doğuda "Çağatay Türk edebiyatı" ile Batıda "Anadolu Türk edebiyatının"farklılaşmasına dil değişimlerinin etkisi örnek gösterilebilir.

Türk yazı dilinin çok geniş bir alana yayılması ve bu coğrafya içinde değişik kültürlerle karşılaşması sonucunda değişik yazı dileri oluşmuştur.

Dil coğrafyasındaki bu farklılıklar da Türk edebiyatının devirle­re ayrılmasında kullanılan önemli ölçütlerden biri olmuştur.

3. Kültürel Farklılaşma

Kültür bir ulusun dil, din, düşünce ve yaşam tarzının bütünü­dür. Yani bir ulusu oluşturan, ulus yapan en önemli unsurların başında kültür gelir. Edebiyat da kültürün bir parçasıdır. Bu bağlamda edebiyatı kültürden ayırmak olanaksızdır. Ulusun kültüründeki değişimler, dile ve edebiyata da yansır. Kültürel gelişmeler dili ve edebiyatı da doğrudan etkiler.

Her toplumun çevre ve yöre koşullarıyla; töreleriyle oluşturdu­ğu duygu, düşünce yapısıyla ortaya koyduğu kendine özgü ürünler vardır. Bu özellikler başka toplumlara göre farklılaşma­yı ortaya koyar. Örneğin Göktürklerle Uygurlar arasındaki kül­tür farkı, yazılarında somutlaşmıştır.

Eski Türkler atlı göçebe kültürüne sahiptiler. Orta Asya'da gö­çebe hayatı yaşayan Türklerin edebiyatı da bozkır kültürünün özelliklerini gösterir. Genellikle çadırlarda yaşayan ve sık sık akınlar yapan eski Türk boyları, mevsimlere göre göçer, hem kendi aralarında hem de komşu uluslarla sürekli savaşırlardı. Bu dönemde ulusal bir nitelik taşıyan Türk edebiyatında "ko­şuk, sagu, sav, destan" gibi özgün biçimler kullanılmıştır.

Orta Asya Türk devletlerinin parçalanmasıyla Türkler kuzeye ve batıya doğru yayılmaya başlamıştır. 9. ve 10. yüzyıllarda Müs­lümanlarla karşılaşmışlardır. Bu süreçte İslam'ı kabul etmişler­dir. İslam kültürünün Türkler arasında iyice yerleşmesi, Türk in­sanının duyuş ve düşünüşünü, evrene bakışını, yaşam anlayı­şını değiştirmiştir. Bozkır kültürünün yerini Arap ve İran mede­niyetlerinin etkilediği İslami merkezli bir kültür almıştır. Bu de­ğişmenin en yoğun etkisi de edebiyatta görülmüştür. Edebiyat­ta Arap ve İran edebiyatlarından alınan "gazel, kaside, mes­nevi, rubai" gibi şiir biçimleri kullanılmıştır.

İkinci büyük değişiklik 19. yüzyılda gerçekleşmiştir. Batıya doğ­ru ilerlemelerini sürdüren Türkler, daha sonra Batı kültürüyle karşılaşmıştır. Bu kez değişim, Batı uygarlığının kültürel değer­lerini benimseme doğrultusunda olmuştur. Bu karşılaşma özel­likle Tanzimat'ın ilanından sonra etkisini edebiyatta iyiden iyiye hissettirmiştir. Batı kültürü ile yayılan "vatan, özgürlük, hak, adalet, kanun" gibi kavramlar Tanzimat sanatçılarınca sıklıkla işlenmiştir. Bu dönemde Batı edebiyatından gelen "deneme, eleştiri, roman, tiyatro" gibi yeni yazı türleriyle edebiyatımız farklı bir çehre kazanmıştır. Edebiyat, Arap ve İran etkisinden yavaş yavaş kurtularak Batı etkisine girmiştir. Batı edebiyatı, edebiyatımızı her yönüyle kuşatmıştır. Batı edebiyatı kaynaklı milliyetçilik akımının da etkisiyle özellikle 19. yüzyıldan sonra Millî edebiyat oluşturma çabaları görülmeye başlanmıştır. 20. yüzyılda edebiyatımız, Orta Asya'daki ilk dönemde olduğu gibi, millilik niteliğini kazanmıştır. Böylece Millî bir edebiyat oluşmuş­tur. Millî Edebiyatımız, Cumhuriyet döneminde ise Cumhuri-yet'in temel ilkeleri doğrultusunda gelişimini sürdürmüştür.

Tarihsel süreç içindeki bu kültürel değişmeler ve farklılaşmalar da Türk edebiyatının devirlere ayrılmasında kullanılan önemli ölçütlerden biri olmuştur.

4. Dinsel Yaşam

Sanat ve edebiyat bir toplumun kültür ve medeniyetini en iyi yansıtan aynadır. Böyle olunca dinsel yaşam, sanat ve edebiyatı hem şekil hem de içerik bakımından derinden etkiler.

Dinler getirdikleri değer yargılarıyla insanların ve toplumların düşünce yapılarını, davranışlarını, hayat tarzlarını etkiler ve de­ğiştirir. Türkler, İslâmiyet'i kabul ettikleri zaman dilimine kadar değişik coğrafyalarda değişik dinleri benimsemişlerdir. Eski Türkler başlangıçta Şamanist'tiler, gök ve yer tanrılarına tapar­lardı. Sonradan Uygurlar zamanında Manihaizm ve Budizm gibi dinlerin etkisine girdiler. Bu dinlerin Türkler üzerindeki et­kileri Uygur metinlerinde görülmektedir. Bu dinlerin etkilerine, o dönemlerde ortaya konan diğer edebî eserlerde de rastla­mak mümkündür. Özellikle destanlarda ve kitabelerde bu etki­ler açıkça görülmektedir.

10. yüzyılda İslam'ın kabulünden sonra Türk edebiyatında kök­lü değişimler olmuştur. İslamiyet'in getirdiği yeni inanç sistemi tek tanrı inancına dayanıyordu. Bu inanç, bütün değer yargıla­rıyla birlikte ruhlar ve vicdanlar üzerinde çok etkili olmuştur. Özellikle Ahmet Yesevi (öl. 1166) ve Yunus Emre (öl. 1321) gi­bi şairlerin tasavvuf düşüncesini işleyen yeni ürünler ortaya koy­maları (ilahiler gibi) edebiyatımıza farklı bir boyut kazandırmıştır.

Müslüman Türkler, kendileriyle aynı dinden olan Araplarla ve İranlılarla yakın ilişkiler içinde olmuşlardır. Türkler bu dönemde büyük devletler kurmuşlardır. "Karahanlılar, Gazneliler, Sel­çuklular ve Osmanlılar" dönemlerinde de bu ilişkiler sürmüş­tür. Uzun soluklu bu ilişkiler sürecinde dil ve edebiyatımızda İran ve Arap dil ve edebiyatlarının derin etkisi görülmüştür. Bu dönemde dinsel yaşam, edebiyatta dili ve içeriği etkilemiş hat­ta biçimsel yeniliklere de kapı aralamıştır. "Mevlid, naat" gibi türler ortaya çıkmıştır.

Kuşkusuz dinsel yaşam, din dışı konuları işleyen şairlerin du­yuş ve düşünüşleri üzerinde de etkisini göstermiştir. Din dışı konuları işlemekte üstün bir yeteneği olan Karacaoğlan'ın 17. yüzyılda verdiği eserlere bakıldığında bu etki açıkça görülmek­tedir. İslâmiyet'in etkisi altında gelişen edebiyatımız, Tanzimat'a kadar sürmüştür.

Dinsel yaşam kaynaklı bu değişmeler de Türk edebiyatının de­virlere ayrılmasında kullanılan önemli ölçütlerden biri olmuştur.

5. Sanat Anlayışı

Sanatın tek bir tanımı yoktur. Tek bir sanat anlayışı da yoktur. Sanat zamana, duruma, kültüre göre pek çok şekilde algılana­bilir. Bu algılama farklılıkları değişik sanat akımlarını ortaya çıkarmıştır. Bu akımların nitelikleri de sanat ürünlerine doğru­dan yansımıştır.

Orta Asya döneminde edebiyatta ve sanat anlayışında gereksi­nimler belirleyici olmuştur. Edebî ürünler toplumsal iletişim ara­cı olarak kullanılmıştır. Birey ve toplum, kendini sanat eseriyle ifade etmiştir. Edebî ürünlerin pek çoğu dinsel içerikli törenler­den doğmuştur. Yani sanat anlayışı, bu dönemde bir gereksini­mi gidermeye yöneliktir.

İslam uygarlığı çevresinde oluşan Klasik edebiyatta (Divan edebiyatı) sanat anlayışı, sözü süsleyip güzelleştirme ve hüner gösterme esasına dayanıyordu. Sanatçılar yeteneklerini gös­terme çabasındaydı. Sanatın toplumsal boyutu geri plandaydı. Sanat, sanat için yapılan bir etkinlikti. Bu döneme paralel geli­şen Halk edebiyatında ise yalın söyleyiş tercih ediliyordu. Sanatın toplumsal boyutu da göz önünde bulundurulmakla bir­likte sanat bireysel bir çaba olarak görülüyordu.

Tanzimat döneminde önce "eşitlik, özgürlük, adalet" gibi bir takım kavramları topluma benimsetmek amacı güdülmüştür. Tanzimat'ın bu ilk dönenimde sanatçılar sanatı, toplumu ve devleti biçimlendirmeye yönelik bir araç olarak kullanmışlardır. Toplum mühendisliği yapmışlardır. Siyasetle ilgilenmişlerdir. "Sanat, toplum içindir." anlayışını öne çıkarmışlardır. Ancak Tanzimat döneminin ikinci yarısında, sanat giderek toplumsal­lığını yitirmiş, "Sanat, sanat içindir." anlayışı öne çıkmıştır. Tanzimat dönemi edebiyatının ikiye ayrılması, temelde bu anla­yış farkına dayanmaktadır.

Cumhuriyet döneminde ise Batının yoğun etkisine ve bireyci anlayışa tepki olarak meydana gelen"memleketçi edebiyat" anlayışı gelişmiştir. Bu dönemde "Anadoluculuk", edebiyatın geçer akçesi olmuştur. Edebiyat, İstanbul merkezli olmaktan çıkmıştır. Halk edebiyatına paralel bir edebiyat anlayışı savu­nulmuştur.

Edebiyat anlayışlarındaki bu değişmeler de Türk edebiyatının devirlere ayrılmasında kullanılan önemli ölçütlerden biri olmuş­tur.

6. Yaratıcısı Belli Olan - Olmayan Ürünler

Bazı ürünlerin yaratıcısı, yazanı, söyleyeni belli değildir. Bu ürünler, halkın ortak malıdır yani anonimdir."Deyimler, atasöz­leri, destanlar, maniler, ninniler, ağıtlar, halk hikâyeleri" bu türden eserlerdir. Bazı ürünlerin ise yaratıcısı, yazanı, söyleye­ni bellidir. "Yunus Emre Divanı, Fuzuli Divanı, Hürriyet Kaside­si, Otuz Beş Yaşşiiri, Çalıkuşu romanı, Forsa öyküsü" bu ürün­ler arasındadır.
Dolayısıyla edebî ürünlerin yaratıcısının belli olup olmaması da Türk edebiyatının devirlere ayrılmasında kullanılan önemli öl­çütlerden biri olmuştur.

 

 ********************************************

 

Toplumun yaşadığı coğrafi çevre, toplum hayatında meydana gelen siyasal ve toplumsal gelişmeler edebiyatı doğrudan ilgilendirir.

Savaşlar, göçler, din ve medeniyet değişiklikleri edebiyata farklı biçimlerde yansır. Bazen bunlar mevcut edebiyatın içeriğini ve özelliğini değiştirebilir. Bunun sonucunda edebiyat tarihinde dönemler meydana gelir.

Türk edebiyatı, başlangıçtan günümüze kadar üç farklı medeniyetin (Göçebelik, İslamiyet, Batı) etkisinde gelişmiştir.

Türk edebiyatında; İslamiyet öncesinde (destan döneminde) kavmi özellikler, İslamiyet etkisindeki (dini) dönemde dinin, Batı uygarlığı etkisindeki (modern) dönemde akıl ve mantığın etkisi çoktur.

Türk edebiyatının dönemlere ayrılmasında kullanılan ölçütler şunlardır:

Din değişikliği,
Lehçe ve şive farklılıkları,
Kültürel değişim,
Coğrafi değişim

1. Din Değişikliği

İslamiyet in kabul edilmesinden önce de Türklerin birkaç defa din değiştirdiğini biliyoruz, önce büyü ve sihre dayalı Şamanizm inancına mensup olan bazı Türk boyları daha sonra Mani ve Budha (Buda) dinlerine girmişlerdir. Şüphesiz bu değişiklik edebi eserler üzerinde de tesirini gösterir. Nitekim Göktürk Kitabelerinde ve eski Türk destanlarında bir Gök Tanrı dan bahsedilirken Mani ve Budha dinleriyle ilgili metinlerde daha farklı bir inanç sisteminin övgüsü yapılmaktadır.

Edebiyatımızda asıl köklü değişiklik 10. yüzyıldan itibaren İslamiyet in kabul edilmesiyle kendini göstermiştir. Başta Karahanlı Devleti olmak üzere Gazneliler, Harzemşahlar ve Selçuklular bünyesinde yeni ve güçlü bir edebiyatın başladığı görülür. Bu değişiklik sadece edebiyatla sınırlı kalmamış; resim, minyatür, ağaç işlemeciliği ve mimaride de kendini göstermiştir. Hatta hat sanatı gibi yeni bir sanatın da başlangıcı olmuştur.

XI. ve XII. yüzyıllarda Müslüman Araplar ve İranlılarla iyi ilişkiler kuran Müslüman Türkler, artık İslam medeniyeti dairesinde yer alacaklardır. Edebi, kültürel ve siyasi alanlarda karşılıklı etkileşime ve İslam ı inanca bağlı olarak yeni dünya görüşünün ifadesi olan bir edebiyat başlamıştır. Bu edebiyat gelişerek Tanzimat dönemine kadar devam etmiştir. Bu, şekil, muhteva ve gaye değişikliğini dikkate alarak, edebiyatımızın X. yüzyılda öncesini ve sonrasını kendi ölçüleri içinde inceliyoruz.

2. Lehçe ve Şive Farklılıkları

Asya nın ve Avrupa nın çeşitli bölgelerinde başlayıp gelişen Türk edebiyatlarını birbirinden ayıran yalnızca şekil, muhteva ve gaye farklılığı değildir, önemli bir faktör daha vardır ki, bu da edebi eserin asıl malzemesi olan dilde ortaya çıkmaktadır. Bu farklılıklara lehçe veya şive farklılığı denir.

Bir dilin bilinemeyen bir dönemde ayrılan kollarına lehçe denir. Türkçenin Yakutça ve Çuvaşça olmak üzere iki lehçesi vardır. Yakut ve Çuvaş Türkçeleriyle, Türkiye Türkçesi arasında büyük ses, kelime ve şekil farklılıkları mevcuttur.

Bir dilin takip edilebilen tarihi seyri içinde ayrılan kollarına ise şive denir. Türkçenin tarihi gelişimi tam olarak 8. yüzyıldan itibaren takip edilebilmektedir. Bu nedenle elimizde bulunan ilk yazılı örnekler (Orhun Kitabeleri) esas alınmıştır. Bu eserler Göktürk alfabesiyle yazılmış olup, Eserlerin dili ise Göktürkçe (Köktürkçe)dir. Şiveler arasındaki ayrılıklar, kelimelerin yapı, çekim ve fonetik (ses) özellikleriyle ilgili farklılıklardan kaynaklanmaktadır. Bu farklılıklar dikkate alınarak Türkçenin birkaç çeşit tasnifi (sınıflandırılması) yapılmıştır.

Çağdaş Türk edebiyatlarını; Azerbaycan Türk edebiyatı, Kırgızistan Türk edebiyatı, Kazak Türkleri edebiyatı, Özbekistan Türk edebiyatı şeklinde birbirinden ayırırken kullanılan kıstas, bu edebiyatların farklı coğrafyalarda oluşan değişik şivelere ait olmalarıdır.

3. Kültürel Değişim

Kültür, bir milletin dil, din, duygu, düşünce ve yaşayış tarzındaki bütünlüktür. Bunlarda başlayan değişme, kültürel farklılaşmayı ortaya çıkarır. Türkler, İslamiyet öncesinde atlı-göçebe hayat tarzını sürdürmekteydiler. Bu hayat tarzı, yerleşik hayata geçişle birlikte terk edilirken, bozkır kültürü olarak adlandırdığımız bu kültür de yavaş yavaş terk edilmiştir. İslamiyet i kabul eden Türkler, bu dini inancın kabullerine ters düşmeyen bazı geleneklerini de sürdürmüşlerdir.

Uzun bir dönemde değişime uğramayan Türk İslam kültürü, etkisini edebi alanda da göstermiştir, İslamiyet in kabulünden Tanzimat dönemine kadarki Türk edebiyatında dini muhteva her zaman ağırlıklı olmuştur. Tanzimat döneminde ise, edebi eserlerin şeklinde ve muhtevasında büyük değişmeler olmuştur. Gerek Tanzimat Fermanında (1839), gerekse onun tamamlayıcısı niteliğindeki Islahat Fermanı nda (1856) ifade edilen siyasi, askeri, ekonomik ve diğer alanlardaki değişiklikler doğrudan Batı medeniyeti esas alınarak düzenlenmiştir. Bu durum devletin Batı medeniyeti dairesine girmeyi resmi bir politika haline getirmesi demektir. Yapılan çalışmalar kısa zamanda meyvesini vermiş; devlet, halkıyla ve yönetimiyle hızlı bir değişim sürecine girmiştir. Sanatkâr da kendi alanıyla ilgili yenilikleri ülkesin taşımaya başlamıştır. İstanbul da sosyal hayat değişmiş, sanat eserleri kendi malzemesinin oluşumunda etkili olmaya başlamıştır. 10. yüzyıldan itibaren Acem ve Arap edebiyatlarının etkisiyle ve İslami düşünceye dayalı olarak başlayıp daha sonra milli bir hüviyet kazanan yazılı Türk edebiyatı, bu kez Batı medeniyetinin ve Fransız edebiyatının etkisiyle 1860′lı yıllardan sonra yavaş yavaş yeni bir çehreye bürünmüş ve yeni bir kimlik arayışına girmiştir.

Bütün bu değişmeler dikkate alınarak 1860 yılını esas kabul edip, bu tarihten sonra gelişen edebiyatımız Batı Etkisinde Gelişen Türk Edebiyatı olarak adlandırılmış ve bu dönem kendi ölçüleri içinde değerlendirilmiştir.

4. Coğrafi Değişim

9. ve 10. yüzyıllarda bazı Türk boylarının ayrı devletler kurup kendi yazı dillerini oluşturmuşlardır. Farklı coğrafyalarda ve değişik kollar halinde gelişen dilimizin bugün Azeri Türkçesi, Kırgız Türkçesi, Özbek Türkçesi, Türkiye Türkçesi ve Balkan Türkçesi gibi birçok şivesi vardır.

Özetle;

Türk Edebiyatının dönemlere ayrılmasında;
Dil anlayışı
Dini hayat
Kültürel farklılaşma
Sanat anlayışı
Coğrafya değişimi
Lehçe ve şive ayrılıkları etkili olmuştur.

Kaynak : edebiyatogretmeni.org

Adınız :
Mailiniz :
Yorumunuz :
Doğrulama Kodu :