Deyimlerin Çıkış Kaynakları ve Çıkış Hikayeleri İle İlgili Bilgiler

Deyimlerin Çıkış Kaynakları ve Çıkış Hikayeleri İle İlgili Bilgiler

Adam ol baban gibi, eşek olma

Vaktiyle Eğitim Bakanlığı da yapmış olan tarihçi Abdurrahman Şeref Bey, Galatasaray Lisesinde müdür iken , birgün Sultan Abdülhamid' in hizmetkarlarından bir paşanın oğluna kızar Öğrencilerin arasında çocuğa;
Adam ol der, "baban gibi eşek olma!"
Çocuk bunu babasına anlatır
Babası:
"Vay, demek ben bugüne bugün padişahımın mahiyetinde bir paşa olayım da, bana eşek desin Bunu ona soracağım" der
Ertesi gün okula gidip hocayı bularak;
"Beyefendi, sizin bana eşek demeye ne hakkınız var Ben, padişahın mahiyetinde paşayım deyince, Abdurrahman Şeref bey;
"Ne münasebet ben sizi tanımıyorum Ne zaman eşek dedim , diye sorar
Paşa;
"Geçen gün okulda oğluma "adam ol, baban gibi eşek olma" diye bağırmışsınız" der
Bunun üzerine Abdurrahman Bey;
"Doğru, çocuğunuzu payladım Çalışmıyordu Sizi örnek göstererek, adam ol baban gibi! eşek olma! diye söyledim" der
Bu cevap üzerine paşa, hem özür diler, hem de teşekkür eder ve oradan ayrılır

Kel başa şimşir tarak

Şimşir sözcüğü, kılıç anlamına gelir Deyimde kullanılan şimşir sözünün aslı çok sert ve dayanıklı olduğundan, tarak, cetvel vb yapımında kullanılan 'şimşir' ağacından gelmektedir
Eskiden zengin bir aile, kızlarını gelin ediyorlarmış Oğlan evine, adet olduğu üzere, bohça bohça hediyeler gitmiş Kayınvalide, iki görümce ve eltilere, yaş ve aile içindeki durumlarına göre; altın, gümüş kaplamalı, fil dişi ve şimşir taraklar, diğer armağanlarla birlikte verilmiş
Küçük elti ağır ve ateşli bir hastalık geçirdiğinden saçları dökülmüş Aile içindekilerden başka kimsenin, kadıncağızın kelliğinden haberi yokmuş
Kendisine verile verile şimşir tarak verilmesi, küçük eltinin çok canını sıkmış Kelliğini unutup, armağanları getiren kadına sızlanmış:
"Herkese altın, gümüş tarak, bana da şimşir öyle mi Yemi gelin, daha bu eve adımını atmadan benimle uğraşmaya başladı" Oğlan anası gelininin bu hareketinden utanmış ve üzüntü duymuş O kızgınlıkla çıkışmış: "Senin ki gibi kel başa, şimşir tarak çok bile" deyivermiş
Bu atasözü, yoksul, ya da durumu kötü bir kişinin, vaziyetine uymayan, pahalı, gereksiz şeyler almaya kalkması gibi durumlarda kullanılır

İlk göz ağrısı

Eskiden savaşlar şimdikinden çok olduğu için, Anadolu' nun hemen her köyünden, hemen her hanesinden şu yada bu cephede savaşan bir asker olurmuş
Bu askerlerin geride kalan anaları, kardeşleri, hanımları, nişanlıları, yavukluları olurmuş elbette
Bu biçareler, vatanını, milletini, dinini muhafaza için cephe cephe koşan yiğitleriyle elbet gurur duyarlarmış ama ağlamadan, göz yaşı dökmeden de gün geçirmezlermiş
Bazen aşikar, bazen gizli gizli ağlayan genç kız ve gelinlerimizin göz pınarları kuruyup gözleri çapaklanmaya ve ağrımaya başlarmış
Birbirleriyle konuşurken, o zamanın terbiyesi icabı:
"Senin yavuklun, senin kocan" diyemezler, utanırlarmış
"Benim göz ağrımdan hiç mektup gelmiyor, seninkinden haber var mı " diye sorarlarmış
Bu deyim, sevdiklerimiz içinde en birincisi anlamında kullanılır

Zurnada peşrev olmaz


Davul ile zurnayı musikiden saymayan ve küçük gören bir sonradan görme İstanbul' lu, Edirne' de bir düğüne davet edilmiş Yemekten sonra açık havada yapılan oyun ve eğlenceler sırasında bu hatırlı davetliye, zurnazen başı yaklaşarak sormuş:
-Çalmamızı arzu ettiğiniz herhangi bir parça var mı
Ukala adam, dudak bükmüş:
-Ayol, kala kala zurnaya mı kaldık Bunun peşrevi olmaz Ne nota bilirsiniz ki siz, ne de beste Sizin çaldıklarınızı ben dinleyemem İyisi mi, kendiniz çalın oynayın
Zurnazen, bu hakaretleri pek içerlemiş "Görürsün sen efendi" diyerek, en kabiliyetli yamaklarını etrafına toplayıp başlamış çalmaya
O çalar, etrafındakiler söylermiş Ne Itri' si kalmış çalmadık, ne Dede Efendi' si Sonradan görme bey, ağzı bir karış açık onları uzun uzun dinlemiş Adamlar, bir besteden bir besteye, bir makamdan bir makama geçtikçe, o da renkten renge geçmiş
Bu deyim, hikayedeki anlamının dışında, "insanın kaderini zorlamamasını, ne çıkarsa bahtına razı olması gerektiğini anlatmak için kullanılır

Buyrun cenaze namazına

IV Murad zamanında tütün,içki ,keyif verici madde yasağı koyarve yasağa uymayanları şiddetle cezalandırır
bugünkü üsküdar civarında bir kahvehanede tütün vs içildiğini istihbarat alır
derviş kılığında tebdili kıyafet buraya gider
selam verirotururkahveci yanına gelip,
-baba erenler kahve içermi diye sorar
-padişah evet
-kahveci:tütün içermisinder
-padişah:hayırder
kahveci işkillenirtütün içimiyorda ne işi var burdazaten padişahın tebdili kıyafet dolaştığı haberleri vareli titreye titreye kahveyi götürür
-kahveci:baba erenler ismini bağışlarmı
-padişaha:Murad
-kahveci: peki isimde sultanda varmı
-padişah:elbette var
deyince kahvecinin bet beniz atarzangır zangır titrerve
-kahveci:öyleyse buyrun cenaze namazına derolduğu yere yığılır
IV Murad bu lafa çok güler ve kahveciyi bir defalığına affeder

 

Bana da mı lo lo lo

Adamın birisi borcunu vaktinde ödeyemediği için tefeci tarafından mahkemeye verilmiş Tanıdığı bir avukata derdini anlatmış Avukat:
-"Ben seni kurtarırım, sen mahkemede hakim ne sorarsa dilsiz taklidi yaparak Lo Lo Lo dersin, sakın ağzını açıp konuşma" diye talimat vermiş
Mahkeme günü hakimin bütün sorduklarına Lo Lo Lo demiş ve Avukat ta "Benim müvekkilim dilsizdir, böyle bir borcu yoktur, haksız bir borç ile zavallıyı mağdur etmek istiyorlar", şeklinde müdafalarla adamı kurtarmış
Ertesi gün vekalet ücretini almaya gelen Avukata, adam yine dilsiz taklidi yaparak "Lo Lo Lo" deyince, avukat kızmış:
-"Yahu, bize de mi Lo Lo Lo, benim verdiğim silahla beni de mi öldüreceksin " demiş

Hoşafın yağı kesildi

Yeniçeri ocaklarında efrada yemek dağıtılırken mutfak meydancısı elinde tuttuğu üzeri ayet ve dualar yazılı kallavi koca kepçe ile evvela yağlı yemekleri ve pilavı dağıtır, sonra da hoşaflara daldırırmış
Hal böyle olunca, sofralara gelen hoşaf bakracının üstünde, bir parmak kalınlığında yağ tabakası yüzermiş Bu durumu gören Yeniçeri ağalarından akıllı birisi meydancıya emir vererek "Kepçeyi yağlı yemeklere batırmadan evvel temiz iken hoşafları dağıt, sonra yemek tevziatına geç" demiş
Demiş amma, bu sefer sofralara giden hoşaf bakraçlarının üzerinde yağ tabakasını göremeyen Yeniçeriler isyan bayrağını çekmişler:
- "Hakkımızı yiyorlar, istihkakımızdan çalıyorlar, zira hoşafın yağını bile kestiler, yağlı hoşaf isterük" diye bağırmışlar

Atma Recep hepimiz din kardeşiyiz


Balkan devletlerinin mühim bir kısmı ve bu meyanda Arnavutluk, Osmanlı İmparatorluğu haritasına dahil iken, bu ülkeleri idare etmek çok zordu Bu devirlerde sık sık dağa çıkan Arnavut eşkıyalarını takip eden hükümet kuvvetleri Recep isminde bir sergerdenin avanesini kuşatıp sıkıştırıyorlar Çıkar yol kalmadığını gören Arnavutlar ve başlarındaki Recep, saklandıkları yerden bağırıyorlar:
- "More atmayın, biz de din kardeşiyiz, teslim olacağız"
Teslim oluyorlar, az bir ceza ile kurtuluyorlar Fakat palavracı Arnavut bu olayı şurada burada anlatırken:
- "More vallahi geberttirecektim zaptiyeleri, çolukumuz çocukumuz var deyip ağladılar, acıdım da bıraktım" şeklinde palavra atınca etrafında toplanıp dinleyenler arasında olayın iç yüzünü bilen birisi:
- "Atma Recep biz de din kardeşiyiz" deyince Arnavut Recep şaşırır

Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak

Dimyat Mısır'da, Süveyş Kanalı ağzında ve Portsait yakınlarında bir iskeledir Eskiden Mısır'ın meşhur pirinçleri, ince hasırdan örülmüş torbalar içinde buradan Türkiye gelirdi
Dimyat'a pirinç almak için giden bir Türk tüccarının bindiği gemi Akdenizde Arap Korsanları tarafından soyulmuş ve adamcağızın kemerindeki bütün altınlarını almışlar
Binbir müşkilat içinde Türkiye'ye dönen pirinç tüccarı o yıl iflas etmek durumuna düşmüş İstanbul'dan kalkmış, memleketi olan Karaman'a gitmiş O sene tarlasından kalkan buğdayları da bulgur tüccarlarına sattığından, kendi ev halkı kışın bulgursuz kalmışlar "Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak" sözünün aslı buradan kalmıştır

Atı alan Üsküdar'ı geçti

Zamanında Bolu beyine baş kaldıran köroğlunun dillerde yağızmı yağız atı çalınırbütün civarı arar tarar yokbir kimse birde istanbuldaki pazarları dolaş deristanbulda pazarları dolaşırken atına rastlar
pazar sahibine şu ata bir bineyim hele derpazarcıda buyur der
eski sahibinin kokusunu alan at şahlanıp,dört nala ordan uzaklaşır
dövünen pazarcıya ihtiyarın biri gelip ,
ah evlat! atı alan üsküdarı geçtio köroğluydu ,atın gerçek sahibi

Güme gitti

Yeniçeriler günümüz polisliğini yaptığı dönemlerde olaylara müdahele edip,göz altına alacakları adamları kodeslere götürür
İçeri atarkende hooopgüümm derlermiş Ahalide bir olay sırasında suçsuz yere içeri alınan insanlara "Vay be! adam bağıra çağıra güme gitti!" derlermiş

İş inada bindi

Adamın biri hayatında hiç namaz kılmamış Bunu bilen bir arkadaşıda "yahu şu mübarek ramazan bari bir-iki rekat namaz kıl" demiş o da "tamam tamam kılarız iki rekat" deyip akşam teravih namazına gitmiş Teravih başlamış Bir-iki-dört derken namaz devam ediyor Bir camdan kafasını uzatıp cami önünde bekleyen oğluna , "evlat sen eve git bu iş inada bindi" demiş

Bu boru değil

Eskiden askeri okullarda nerdeyse bütün işler borunun verdiği sese göre yapılırÖğrenciler bu boru sesine göre hareket ederlermiş
Kalk borusu,yat borusu ,karavana,paydos,derse gir,dersten çık ,istirahat vs, bir çok boru sesi
Hikayenin geçtiği askeri lisede o gün ,sınıf kıdemlisi öğrenci, sınıfa dalar
-Çocuklar size havadisim var! Duydunuzmu diyerek bağırır
Diğer öğrenciler de Duymadık ! Ne ise borusu çalar biz de duyarız demişler
Kıdemli öğerenci de
-Çocuklar! bu boru değil Yarın yeni padişah tahta çıkıyorŞenlikler var Sınıf komutanın özel emri var Bütün dersler paydos demiş
Diğer öğrencilerde çok sevinirler bu işe
O günden sonra o okul ve diğer okullarda öğrenciler aralarında konuşmaya başlamadan önce,
-Dinle ! Bu boru değil Anlatacaklarım çok önemli diyerek lafa başlarlarmış

Yanlış hesap, Bağdat'tan döner

İstanbul kapalı çarşıya kervanlar gelirTüccarların siparişleri kumaş,kürk,baharat neyse dağıtılırDaha sonra tüccarlardan paraları tahsil edilirmiş
Yine bir alış veriş sonrasında, tüccarın biri hesap yaparken dört işlem hilleri ile kervancıyı 400-500 altın içerde bırakır
Hesaptaki yanlışlığı anlayamayan kervancı Bağdat Hicaz ve Mısıra seferine çıkar
Tüccarda, şimdi bu Mısırdan altı-yedi ayda zor dönerbende bu parayı işletirim diye düşünür
Kervancı yol uzun ,zaman bol bütün hesapları tekrar tekrar inceler
Tüccarın yaptığı hileyi anlarKervan Bağdat a girmek üzereyken,kervanı oğlu vv güvendiği bir kişiye emnet eder,
-Siz beni Bağdatta bekleyin der
İyi bir Arap atı alıp dört nala İstanbula dönmeye başlar
Yolda, bu adam bu parayı hemen öyle vermez diye düşünüp bir plan kurarİstanbuldaki dostlarında plan için yardım ister
Ertesi gün tüccarın dükkanına iki kadın gelir
Tüccara ,
-Sorup soruşturduk bu civarda en dürüst ,en güvenilir kişi sizmişsinizBiz Hicaza gideceğizSize bu iki çantayı emanet etmek istiyoruzderler
Çantaları açıp tüccara gösterirlerÇantaların için incialtın,pırlanta envayi çeşit müccevher
-Olurda gelemezsek bunlar size helali hoş olsunbize bir dua okutur,belki bir hayrat yaptırırsınderler

Bunları duyan tüccar sevinçten uçarKadınları hürmet ,ziyafet
Bu sırada kervancı içeri girer,
Bunu gören tüccar ,daha kervancı lafa başlamadan ,
-Yahu hoşgeldinbizim hesapta bir yanlışlık olmuş paralarını ayırdımÇocuklarada tenbihledim,eğer ölürsem kervancının parasının mutlaka verin Ben kul hakkı yemem kardeşim der
Parayı hemen verir
Bu sırada kadınlar, Biz bu sene gitmekten vazgeçtik Kısmetse seneye !deyip dükkan
çıkarlar
Oyuna geldiğini anlayan tüccar ,kervancıının peşinden koşup ,
-hani sen Mısır'a gidecektin yaktın beni! diye bağırır
Atına binen kervancı,
-yanlış hesap adamı Bağdattan döndürür der ve yoluna gider

 

Çıkar ağzındaki baklayı

Zamanında çok küfürbaz bir adam yaşarmış Sonunda kendine yakıştırılan küfürbazlık ününe dayanamaz duruma gelmiş Soluğu bir bilgenin yanında almış, ondan akıl danışmış
Her kızdığım konu karşısında küfretmek huyumdan kurtulmak istiyorum demiş Adamın içtenliğini görünce bilge ona yardımcı olmaya karar vermiş Bakkaldan bir avuç bakla tanesi getirtmiş ve bunları küfürbazlık tan kurtulmak isteyen adamın avucunun içine koydu
Şimdi bu bakla tanelerini al, birini dilinin altına, ötekilerini cebine koy demiş Konuşmak istediğin zaman bakla diline takılacak, sen de küfürden kurtulma isteğini anımsayıp o anda söyleyeceğin küfürden vazgeçeceksin Bakla ağzında ıslanıp da erimeye başlayacak olursa cebinden yeni bir bakla çıkakrırsın, dilinin altına onu yerleştirirsin
Adamcağız bilgenin dediğini yapmış Bu ara da bilgenin yanından da ayrılmamaya çalışıyormuş Yağmurlu bir günde birlikte bir sokaktan geçerlerken bir evin penceresi hızla açılmış ve genç bir kız başını uzatmış, seslenmiş:
Bilge efendi, biraz durur musun demiş ve pencereyi kapatmış Bilge söyleneni yapmış ama sicim gibi yağan yağmur altında iliklerine değin ıslanmış Sığınacak bir saçak altı da yoktur Üstelik niçin durdurulduğunu henüz bilmemektedir ve kız da pencereden kaybolmuştur Bir ara evin kapısına varıp kızın ne istediğini sormak geçmiş içinden fakat tam kapıya yöneleceği sırada kız tekrar pencerede görünmüş ve aynı isteğini yinelemiş:
Bilge efendi, lütfen birkaç dakika daha bekler misiniz
Bilge içinden öfkelenmiş ama kızın isteğini de yerine getirmiş Fakat yanındaki eski küfürbaz adam, kendini zor tutuyormuş Bu arada yağmurun şiddeti gittikçe artıyor, bilge de, adam da, vıcık vıcık ıslanıyorlarmış
Bir süre sonra pencere açılmış ve kız yine seslenmiş
Gidebilirsiniz artık! demiş
Bilge bu durumu çok merak etmiş ve sormuş:
İyi de evladım bir şey yoksa bu yağmurun altında bizi niçin beklettin
Penceredeki kız, bu soruyu pek umursamamış:
Efendim, sizi elbette bir nedeni olmadan bekletmiş değilim demiş ve bekletme nedenini şöyle açıklamış:
Tavuklarımızı kuluçkaya yatırıyorduk Yumurtaları tavuğun altına koyarken bir kavuklunun tepesine bakılırsa piliçler de tepeli olur, horoz çıkarmış Annem sizi sokaktan geçerken görünce hemen yumurtaları kuluçkaya koydu ve yumurtaları tavuğun altına yerleştirene değin sizin pencerenin önünden ayrılmamanızı istedi
Saygısızlığın böylesi karşısında bilgenin de tepesinin tası atmış Yanındaki eski küfürbaza dönmüş ve şöyle demiş:
Hak ettiler bu ana kız demiş Çıkar ağzından baklayı! "

Hakkında Hayırlısı Böyleymiş

Bu deyim daha çok değer verilmeyen birinin başına gelen felaketi birazda alay ederek- hafife almak için kullanılıyor Hikaye şöyle;
Bir zamanlar Üç kişilik bir hırsız gurubu varmış Bunlar her gittiği yeri soyup soğana çevirmekte yurt çapında ustalaşmış, namı almış yürümüş kişilermiş Aralarından biri şefmiş Şef oldukça sert mizaçlı, acımasız biriymiş Bir gece konağın birini soyuyorlarmış, çatıdan salona ip sallandırmışlar, biri topladığı eşyaları iple tırmanarak çatıdaki şefe veriyor, şef; bunları dışarıda gözcülük yapan diğer hırsıza ulaştırıyormuş İçerdeki hırsız salonda som altından bir şamdan görmüş, iple çatıya çıkarken,
şefim bu şamdan benim ona göre demiş Şef bu lafa bir hayli sinirlenip ipi kesmiş, adam kafa üstü yere çakılıp ölmüş Konaktan yürütebildikleri ile birlikte öteki hırsızla hızla uzaklaşırlarken adam ölen arkadaşı ile ilgili bütün cesaretini toplayıp; Zühtü de iyi adamdı be şefim Şef sert bir bakış fırlattıktan sonra gür sesiyle bağırmış: Sus ulan! Hakkında hayırlısı böyleymiş

İnsanoğlu Kuş Misali

Zamanında Üsküdar da bir Miskinler Tekkesi bulunurmuş Adından da anlaşılacağı üzere buraya yurdun en tembel, en miskin insanları takılırmış İşte burada iki miskin kendilerine iki sandalye bulup oturuyorlarmış Gel zaman git zaman havalar gittikçe soğumaya başlamış Tekkeninde penceresi açık ama kimsenin ayağa kalkıp pencereyi kapatmaya mecali yok
Birinci miskin: Yahu havalar iyice soğudu, şu pencereyi kapatmak lazım
İkinci miskin: Doğru söylüyorsun mirim, kapatmak lazım
Aradan saatler geçer, haftalar geçer, hatta ay geçer, yine aynı diyalog aralarında sürer gider Sonunda birinci miskin daha fazla dayanamaz bütün gücünü toplayıp karşı pencereye ulaşır, camı kapatır ve hemen oracıktaki bir iskemleye kendini bırakır Sonra öteki miskin arkadaşına şunları der: Ya mirim gördün mü, insanoğlu kuş misali Dün neredeydim, bugün neredeyim

Gemileri yakmak

Gemiyle işgale gittikleri bir yerde ordusu rakibin gücü karşısında korku duymaya başlayınca Sezar askerlerini yüksek bir tepeye çıkartır ve aşağıda kalan bir kaç askere gemileri ateşe vermeleri emrini verir Geldikleri gemiler gözlerinin ününde çatır çatır yanan ordu şok geçirmiştir sezar 'gördüğünüz gibi gemileri yaktık artık dönüş yok ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz' şeklinde bir konuşma yapar savaş sezarın ordularının ezici zaferiyle sonuçlanır

Ateş pahası

Kanuni Sultan Süleyman, adamlarıyla birlikte avlanmaya çıkmıştı Bir ceylanın peşinden koşarlarken zamanın nasıl geçtiğinin ayırdına varamadılar Biz nerelere geldik böyle diyerek çevrelerine bakındıklarında hava kararmaya yüz tutmuştu Gök kararmakla kalmamış, şiddetli bir rüzgar ve ardından da savruntulu bir yağmur bastırmıştı Hünkar ve adamları, bu dağ başında bulabildikleri bir kulübeye kendilerini zor attılar Sığındıkları kulübede, geçimini odunculuk yaparak sağlayan yoksul bir köylü yaşıyordu Adamcağız bu Tanrı konuklarını içeri aldı, onlara elinden geldiğince yardımcı olmaya başladı Padişah kendini özellikle tanıtmak istememişti; ama yoksul oduncu onun kim olduğunu anlamakta gecikmedi O nedenle ocağa büyük büyük odunlar atıp kulübeyi iyice ısıttıBir de sıcacık çorba ikram etti Dışarıda hem ıslanıp hem üşüyen padişah ve adamları bu durumdan pek memnun kalmışlardı Geceyi orada rahatça geçirdiler Hatta padişah bir ara çevresindekilere, Doğrusu şu ateş bin altın eder diye de söylendi Ertesi gün yola çıkmadan önce padişah oduncuya önce memnuniyetini bildirdi: Efendi! Bizi ihya ettin Harlı ateşin sayesinde geceyi pek rahat geçirdik dedi ve sordu: Söyle bakalım borcumuz ne kadar Oduncu, kırk yılda bir eline geçen bu olanağı değerlendi ve parayı biraz yüksek söyledi: Bin bir altın yeter, beyzadem dedi "Çok fazla istemedin mi "diye soran padişaha "Yemek ve yatak bedeli bir altın,ateşin bin altın ettiğini de zaten siz söylediniz"dedi Padişah adamın kıvrak zekası karşısında gülümsedi ve bin altını ödedi ATEŞ PAHASI sözü buradan gelir

 

Saman Altından Su Yürütmek

Vaktiyle köyün birinde ahalinin tarlaları ve meyve sebze bahçelerini suladığı bir su kaynağı varmış Bu kaynak köyün ortak malıymış Civarda başkaca su kaynağı olmadığından bütün köylü arazisini bu kaynaktan nöbetleşe sıra ile sularmış
Kimin ne vakit, ne kadar su kullanacağı belliymiş ve herkes kendi sırasını takip eder, komşularının hakkına da saygı gösterirmiş
Ancak her köyde olduğu gibi bu köyde de açıkgöz bir adam varmış Sebze bahçesi su kaynağının hemen yakınında bulunan bu adam,herkes gibi sırası geldiğinde gider, kaynaktan suyunu alırmış ama bununla yetinmeyip kaynak ile bahçesi arasına gizli bir su yolu kazmışKimseler farketmesin diye de su yolunun üzerini taşla tahtayla kapatıp üstüne de saman balyaları yığmış Su , diğer vakitlerde bu saman altından aka aka açıkgözün tarlasına kadar gidermiş
Yaz ortasında herkesin tarlası susuzluktan yanıp kavrulurken, onun ki fidanların boy üstüne boy attıkları, yemyeşil bir halde olurmuşÜstelik bostanın ortasındaki sulama havuzu da, her zaman silme doluymuş
Köylüler "Bu işin içinde bir iş var" diyerek araştırmışlar ve kısa bir süre sonra da bu uyanığın saman altından su yürüttüğünü farketmişler
Bu deyim "gizlice iş görmek,kimselere farkettirmeden işler çevirmek"anlamında kullanılır

Mürekkep yalamak

Eskiden mürekkeplerin içinde bezir isi denilen bir madde bulunurYazarken yapılan yanlışlıklar ancak yalamak yoluyla giderilirmiş
Okuma-yazma bilen kişiler az olduğundan ,bir,iki satır yazacak kişiler el üstünde tutulurMürekkep yalayanlar üstün sayılırmış

Foyası meydana çıktı

Kuyumcular yaptıları yüzük,kolye,küpe gibi ziynetlerde kullandıkları elmasların arka kısmına foya adlı maddeyi sürer,bir çeşit ayna gibi ışıkların yansıtılmasını sağlarlarmış Zamanla foyalar çıkar ,dökülürBu benzetme yapılarak sahte,yalan işlerin ortaya çıkması anlamında deyim olarak kullanılır

Bir çuval incir berbat oldu

İncir işleme fabrikalarında incirler çürük,kurtlu,bozuk olanlar ayıklanır,sağlamlar boy boy ayrılırmış
Bir torba yada çuvaldaki gözden kaçmış bozuk incirleden sağlam incirlere hastalık sirayet edermiş
Küçük bir yanlışlığın güzelim işleri bozduğu bu olaydan ilham alınır olmuş

Şirazesinden çıktı

Ciltli kitapların kapağa bağlanan iki uç tarafında ibrişimden örülmüş (ya da başka cins bir ip) ince bir şerit vardır Buna şiraze denirSayfaları cilt olarak bağlı tutarŞiraze bozulursa kitap dağılır

 

Şapa oturduk!

Kızıldenizin eski bir adı Şap denizi imişMercana benzeyen beyaz taşlar bu denizden getirilirmişBu taşlar su altında hacimlerini büyüterek yayılır ve gemiler için tehlike oluşturur Seyir haritalarında normal gösterilen yerlerde bu şap kayaları büyüdükleri için tehlikelere neden olurmuş Eskiden haca gemiyle giden hacı adayları için en sık başa gelen en önemli tehlike buymuşHacı bekleyen ahali "İnşallah bizimkiler şapa oturmaz" deyip dua ederlermiş

Vermeyince mabud neylesin Sultan Mahmut

Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamışDolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş Herkes bir şeyler istiyor
-Tıkandı baba, çay getir
-Tıkandı baba, oralet getir
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş
-Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi
-Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
-Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi
Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
-Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu Benimki de akıyordu ama az akıyordu "Benimki de onlarınki kadar aksın" diye içimden geçirdim Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı Bu sefer içimden "Onlarınki kadar akmasa da olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı Ben
yine açmak için uğraşırken Cebrail göründü ve "Tıkandı baba, tıkandı Uğraşma artık, dedi O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı Şimdide burada çaycılık yapıp geçinmeye çalışıyoruz"
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmişÇayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
-Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz
Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler Tıkandı baba baklavayı almış, bakmış baklava nefis "Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş Baklava tepsisini almış evin yolunu tutmuş Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip
başlamış bağırmaya
-Taze baklava, güzel baklava !
Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş Üç aşağı beş yukarı
anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde ! ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş Bir bakmış ki altın Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelir mi diye aynı yere geçip başlamış beklemeye Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak için aynı yere gitmiş Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
-Baba baklavan güzeldi Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş
Tıkandı baba da
-Peki, demiş ve anlaşmışlar Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve! Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış
Aradan bir ay geçince Sultan Mahmut;
-Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş Girmiş girmesine ama birde ne görsün bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın
Sultan;
-Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi mi, demiş
-Geldi sultanım
-Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı
-Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağ olasınız, duacınızım
-Sultan şöyle bir tebessüm etmiş
-Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve devletin hazine odasına götürmüş
-Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek
Sultan demiş;
-Baba senin buradan da nasibin yok Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
-Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş Padişahın adamları "peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler
-Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler Baba,
-Niçin, demiş Askerler
-Hele sen bir beğen bakalım demişlerBaba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
-Ne olacak şimdi, demiş
-Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladıdemiş adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp başına düşmüş Adamcağız oracıkta ölmüş Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş;
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT"

Toprağı Bol Olmak

İlk çağ inançlarına göre, insanlar öldükleri vakit bittakım eşyaları ile birlikte gömülürlerdi Tanrılarına sunmak ve öte dünyda kullanmak üzere mezarlara birlikte götürdükleri bu eşyalar genellikle kıymetli maden ve taşlardan mamul kap kacak ile takılardan oluşurdu Türk Beyleri de İslamiyetten önceki zamanlarda korugan dedikleri mezarlarına altın, gümüş ve mücevherleriyle birlikte gömülürler, sonra da üzerine toprak yığdırtarak höyük yapılmasını vasiyet ederlerdi Eski medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu ve Anadolu'da, pek çok ünlü hükümdarlara ait bu tür mezar ve höyükler hala bulunmaktadır
Altın ve hazine her zaman insanoğlunun ihtiraslarını kamçılamış, nerede ve ne kadar kutsal olursa olsun elde edilmek için insanı kanunsuz yollara sevk etmiştir Höyüklerdeki hazineler de zamanla yağmalayanmaya başlanınca ölenin ruhununmuazzep edildiği düşüncesiyle üzerine toprak yığılır ve gittikçe daha büyük höyükler yapılır olmuş O kadar ki ölenin yakınları ve cenaze merasimine katılanların birer küfe toprak getirip mezarın üstüne atmaları gelenek halini almış Öyle ya, mezarın üzerinde toprak ne kadar bol olursa, düşmanlar ve art niyetliler tarafından açılması ve hazinenin yağmalanması, o kadar engellenmiş olurdu Bu durumda toprağı bol olan kişi de öte dünyada rahat edecek, en azından kulanmaya eşyası ve tanrılara sunmaya hediyesi bulunacaktır Bugün dilimizde yaşayan "toprağı bol olmak" deyimi, aslında ölen kişi hakkında iyi dilek ifade eder Türklerin İslam dairesine girdikten sonra yavaş yavaş terk ettikleri höyük geleneği, "toprağı bol olmak" deyiminin de gayrimüslimler hakkında kullanılmasına yol açmıştır

Resmin Büyük Halini Görmek İçin Buraya Tıklayın

Altı kaval üstü şeşâne

Parçaları birbirine benzemeyen ve uygun olmayan, dolayısıyla bir işe yaramayan aparatlar hakkında veya giyim kuşam konusunda birbirine uymayan ve yakışmayan kıyafetler İçin altı kaval üstü şeşhâne deyimini kullanırız Buradaki şeş-hâne kelimesinin İstanbul'da bir semt adı olan Şişhane ile herhangi bir alâkası yoktur ve Şişhane söylenişi yanlıştır Çünki şeş-hâne diye namlusunda altı adet yiv bulunan tüfek ve toplara denir Yivler mermiye bir ivme kazandırdığı için ateşli silahların gelişmesinde önemli bir yere sahiptir Evvelce kaval gibi içi düz bir boru biçiminde imal edilen namlular, yiv ve set tertibatının icadıyla birlikte fazla kullanılmaz olmuş ve gerek topçuluk gerekse tüfek, tabanca vs ateşli silahlarda yivli namlular tercih edilmiştir Merminin kendi ekseni etrafında dönmesini ve dolayısıyla daha uzağa gitmesini sağlayan yivler bir namluda genellikle altı adet olup münhani (spiral) şeklinde namlu içini dolanırlar Altı adet yiv demek, namlunun da altı bölüme (şeş hâne = altı dilim) ayrılması demektir ki halk dilinde şeşâne (şişane değil) şeklinde kullanılır
Bu izahtan sonra üstü kaval, altı şeşhâne biçiminde bir silah olmayacağını söylemeyi zaid addediyoruz Çünki kaval topların attığı gülle ile şeşhânelerden atılan mermi farklıdır Keza kaval tüfekler ile fişek atılırken şişhane namlulu tabancalardan kurşun atılır Bu durumda bîr silah namlusunun yarısına kadar kaval, sonra şişhane olması da mümkün değildir Ancak yine de vaktiyle bir avcının, yivlerin icadından sonra çifte (çift namlulu) tüfeğinin kaval tipi namlularının üst kısımlarını teknolojiye uydurmak için şeşhâne yivli namlu ile takviye ettiğine dair bir hikâye anlatılır Hattâ bu uydurma tüfek öyle acayip ve gülünç bir görünüm almış ki diğer avcılar uzunca müddet kendisiyle alay etmişler ve "Altı kaval üstü şeşhâne / Bu ne biçim tüfek böyle" diyerek kafiyelendirmişler O günden sonra halk arasında bu hadiseye telmihen birbirine zıt durumlar için altı kaval üstü şeşhâne demek yaygınlaşmış ve giderek deyimleşerek dilimize yerleşmiştir

Asayiş berkemal

Sultan Abdülazizin son yıllarında Musul ve Bağdat gibi illerde toplum içi anarşik olaylar artarIrak ve çevresinde yabancı devletlerinde etkisi ile iyice asayiş bozulur
Durumları İstanbuldan gizlemeye çalışan devrin yetkilileri , Vilayet gazetesine her baskısında şu şekil manşet atarlardı:
"Saye-i asayiş vaye-i padişahide ,vilayetin her bir tarafında emn-ü asayiş berkemaldir"
Padişahın şahane idaresi altında,vilayetimizin her tarafında asayiş ve huzur hakimdir Yine büyük olaylardan sonra ertesi gün aynı manşet verilince , Bölgenin ünlü şairlerinden Kerküklü Şeyh Rıza Efendi dayanamayıp Aşapıdaki beyti yazıp gazeteye gönderir "Katl ü nehb-i eşkiyadan millet oldu payimal, Emn-ü asayiş yine,elhamdülillah berkemal!!"
Eşkıyanın cinayet ve yağması yüzünden millet ayaklar altında kaldı ama, Allaha şükür asayiş yinede sağlanmış durumda

Aklım kesiyor

Ünlü bir hekim olan İbni Sina aynı zamanda matematik konusunda deha seviyesindeymiş
Babası onu çocukken matematik konusunda hassas eğitim veren bir okula gönderirAncak İbni Sina cebir,geometri bir türlü beceremez,okuldan kaçarBabasından korktuğundan ,eve dönmez bir kervana katılır
Kervanbaşı en küçük yaştaki İbni Sinayı su alması için bir kuyuya gönderir
Sapına ip bağlı kovayı kuyudan çekerken,ipin sürtündüğü taşı kestiğini görür
Ve kendine sorar:bu ip taşı nasıl keser
Biraz daha düşünür:ip çok uzun zamandır,bu taşa sürtünüyorve aynı yere sürekli sürtüne sürtüne demekki taşı kesebiliyor
Madem ip bile taş kesiyor,benim aklım niye cebiri kesmesin der
Okuluna döner ve bildiğimiz tıp dehası İbni Sina olur

 

Balık kavağa çıkınca

Eski İstanbul şimdiye göre tam anlamıyla balık ve balıkçı şehiriymiş
Tutulan balıkların satılması Yemiş iskelesi ve Balık pazarından başlayan ve bu merkezlerin etrafında mahalle mahalle büyüyen pazarlarda yapılırmış
Balığın çok fazla çıktığı günlerde ise,
Tophane den Rumeli Kavağına ve Üsküdar dan Anadolu Kavağına kadar her yere çeşitli vasıtalarla götürülüp satılırmış
Fiyat kırmak isteyen yada çok düşük fiyata almak isteyen müşterilerinede balıkçılar,
-Oooo! O fiyatı ancak balığı kavağa çıkardığımızda satarız bizderlermiş

Yolunacak Kaz

Osmanlı hükümdarları içinde tebdil-i kıyafet eyleyip halkın arasına çıkanlar IIIsman, IV Murat, IIIOsman, IIISelim ve IIMahmut ile sınırlıdırBunlardan sonuncusu, bir yaz gününde yanına iki mabeyincisini alarak yollara dökülür Sirkeci'ye gelip bir sandala binerek Beylerbeyi'ne geçeceklerdir Şanslarına, ihtiyar bir kayıkçı düşer Amma ne kayıkçı! Yılların tecrübesi ile artık neredeyse İstanbul Boğazı'nda görünen yolcuları hallerine, tavırlarına ve kılık kıyafetlerine bakarak köylerini söyleyecek kadar tanımaktadır Bittabi bu seferki yolcularının da kimliklerini hemen anlar Ancak asla ses çıkarmaz ve işini yapar
Beşiktaş önlerine gelindiğinde padişah kayıkçıya,
-Baba,der32 ile nasılsın
İhtiyar hiç tereddüt etmeden cevaplar:
-32'i 30'a vuruyorum, 15 çıkıyor
Biraz sükuttan sonra padişah, yeniden kayıkçıya laf atar:
-İşitiliyor ki son zamanlarda şehirde hırsızlar ziyadeleşmiş; senin evine de giren oldu mu
-Bunan iki ay evvel biri girdiSon günlerde birisi daha dadandı ya! Bakalım ne olacak
Padişah sükut ederKayıkçı işine devamdadır Ancak mabeyinciler konuşulanlardan bir mana çıkarmak için kıvranıp durmaktadır Bu durum, padişahın gözünden kaçmaz ve kayık, Beylerbeyi iskelesine yanaşmak üzereyken kayıkçıya sorar:
-Babalık, sana iki besili kaz göndersem, yolabilir misin
-Hay hay efendi, ruhları duymaz, cascavlak ederim
Padişah sandala bir kese akçe atar ve karaya çıkarlar Gel gelelim mabeyinciler meraktadır Nihayet ertesi gün, hünkar ile kayıkçı arasında geçen konuşmayı anlamak üzere doğruca Sirkeci sahiline Öyle ya bir vesile ile padişah hazretleri bu konuyu açar da sözlerin manasını kendilerine soruverirse!
İhtiyarı, kayıkçılar kahvesinde bulurlar Bir kenara çağırıp hususi görüşmek istediklerini söylerler Dışarı çıkıp kayıkla biraz uzaklaşırlar Adamlar hemen sadede gelerek:
-Baba dün Beylerbeyi'ne üç yolcu götürdün
-Beli
-Onlardan ikisi biz idik; seninle konuşan da hünkarımız hazretleriydi
-Bir hatamız mı oldu ağalar
-Hayır da biz konuştuklarınızı merak etmekteyiz
-Canım mahrem şeyleri mi söyleteceksiniz bana
-Haşa! Ancak
İhtiyar nazlanırken ağalardan biri bir kese altın çıkarıp avucuna sıkıştırır O zaman ihtiyar, kayığı yönünü Sirkeci'ye doğru çevirip anlatmaya başlar:
-Sultanımız buyurdular ki 32 ile nicesin Yani geçimin nasıldır,demek istedi Ben de ağzımda 32 dişim var; onu bir aya göre ayarlıyorum Ay otuz, ben ise 15 gün ancak iş bulabiliyorum, dedim
-Eeee
İhtiyar yine nazlanır Bu sefer diğer mabeyinci keseye kıyar İhtiyar devam eder:
-Sultanımız son aylarda hırsızlar çoğaldı, sana da gelen oldu mu dedi Yani "kaşık hırsızlarını" kastederek 'Son günlerde evlenmeler arttı Senin çocuklarından da evlenen oldu mu' demek istedi Ben de "Evet evime bir hırsız girdi, yani oğlumun biri evlendi; diğeri için de hazırlıklar var, bakalım, Allah Kerim dedim Hünkarın hırsızdan kastı, kaşık hırsızı, yani gelin idi
Mabeyinciler "Meğer ne kadar basitmiş!"manasında birbirlerine bakarken kayıkçı sandalı iskeleye yanaştırır
- Ya üçüncü sual ne idi
İhtiyar yavaşça sandaldan çıkıp misafirlerini etekleyerek şu cevabı verir:
-Aman efendim kerem buyurunuz Padişah efendimiz buyurdular ki iki besili kaz Allah ömrünüzü arttırsın, işte sizleri gönderdi
O günden sonra bu hadise, halk arasında şüyu bulur ve kolay para kaptıranlar için "yolunacak kaz" deyimi dilimize yerleşir

Bu işin altında bir Çapanoğlu var

Çapanoğlu Ahmet Paşa ,Yozgat şehrinin kurucularındandır 1764 Sivas valisi iken görevden alınır, bir süre sonrada öldürülürYerine büyükoğlu Mustafa bey daha sonra Süleyman bey geçer
Süleyman bey Yozgatı imar ettikten sonra,Ankara,Amasya,Elazığ,Maraş,Niğde ve Tarsus gibi illeri idare etmeye başlar
Çapanoğullarının bu ünü her yana yayılırYalnız halk arasında değil ,devlet adamları arasındada Çapanoğlu ismi ünlü olur
Rivayete göre ,devlet adamlarından biri,halktan bazı insanların aleyhine verilecek
kararı sonuçlandırmak için soruşturma yaparken ,Çapanoğullarından birinin adıda bu olaya karışır
Çapanoğullarının nüfuzundan çekinen diğer bir memur,
bu işi fazla kurcalamayalım bence,altından bir Çapanoğlu çıkar der
Soruşturma aynen kapatılır

İki dirhem bir çekirdek

Keçiboynuzunun ,Yunanca adı "keration" ,İngilizcede "carob", Arapçada "kırrıt"tır Keçiboynuzunun tohumu yıllarca elmas ölçmek için kullanılmış Elmaslar,keçiboynuzu tohumları ile tartılıp satılırmış
Bu nedenle keçiboynuzu ,kırat veya karat dediğimiz ölçü birimine isim babalığı yapmış Prof DrAydın Akkaya açıklamasına göre; Keçiboynuzu çekirdeği doğada ağırlığı değişemeyen bir tohumdur
Tohumlu bitkilerden yalnız keçiboynuzu uzun süre suda bekletildikten sonra filiz verebilirBu ,hem çok kuruduğu ve meyvasından çıktıktan sonra son ve sabit ağırlığını aldığı için hemde içine su alması ihtimalinin çok az ve çok uzun süreye bağlı olduğu içindir Bu sebeple Araplar,Selçuklular,Osmanlılar dönemlerinde ağırlık ölçüsü olarak kullanılmıştır Dört tanesi bir dirhem eder Dirhem 3 gr ağırlığa eş kabul edilir Satıcı , iki dirhemlik bir şey satarken (sekiz çekirdek) deyip,buda benim ikramım olsun derse,müşterinin saygın ve itibarlı olduğunu gösterirmiş
Çok şık ve gösterişli giyinen kişilere iki dirhem bir çekirdek denmesinin kökü buymuş

Pabucu Dama Atılmak

Osmanlı döneminde esnaf ve sanatkarların bağlı bulunduğu teşkilat, ticaretin yanında sosyal hayatı da düzene sokuyordu Kusurlu malın, malzemeden çalmanın ve kalitesiz işin önüne geçmek için de ilginç bir önlem alınmıştı Bir ayakkabı aldınız veya tamir ettirdiniz diyelim Ama kusurlu çıktı Böyle durumlarda heyet şikayeti ve sanatkarı dinliyor Eğer şikayet eden gerçekten haklıysa, o ayakkabıların bedeli şikayetçiye ödeniyordu Ayakkabılar da ibret-i alem olsun diye ayakkabıyı imal edenin çatısına atılıyordu Gelen geçen de buna bakıp kimin iyi, kimin kötü ayakkabı tamir ettiğini biliyordu Böylece pabuçları dama atılan ayakkabıcı maddi kazançtan da oluyor ve gerçekten pabucu dama atılmış oluyordu

Ağzına Tükürmek

Bebek yahut küçük çocukların, manevi itibarına ve ermişliğine inanılan kişilere götürülerek ağzına tükürttürülmesi ve ardından da ileride o kişi gibi ulu bir zat olması için dua istenmesi yakın zamanlara kadar geçerli olan Anadolu adetlerinde biriydi Eski tekkelerin eşikleri bu sebeple çok aşınmış olsa gerektir
Bütün bunlardan anlaşılan o ki argodaki ağzına tükürmek deyiminde bir üstünlük mücadelesi vardır Birisinin ağzına tükürdüğünü veya tükürmek istediğini ağzına tükürdüğüm veya ağzına tüküreyim gibi basma kalıp deyimlerle ifade eden kişi, söz konusu meselede ağzına tükürülenden daha usta olduğunu veya olabileceğini ima etmeye çalışmakta, bu konu da ben onun ağzına tükürürüm! diyerek de bir nevi tehdit savurmaktadır
Ağza tükürmenin yalnızca hasta okumağa özgü bir gelenek olmadığını şu hikayeden anlamak mümkündür:
Vaktiyle, saçma sapan şiirler yazan bir şair, Molla Camii nin meclisinde,
-Üstat, demiş, dün gece rüyamda şiirler yazıyordum ki Hızır aleyhisselamı gördüm Mubarek ağzını tükürüğünden bir parça benim ağzıma tühledi
Molla cami adamın şiirlerinde keramet sezilmesi için böyle söylediğini ve güya Hızır ın feyiz verici nefesine mazhar olduğuna dair yalancı şöhret peşinde koştuğunu anlayıp cevabı yapıştırmış:
- Be ahmak, öyle değil Bence Hızır aleyhisselam bu şiirleri senin yazdığını görünce yüzüne tükürmek istemiş, ama o sırada ağzın açık olduğundan, tükürük suratına geleceği yerde ağzına girmiş

 

Püf Noktası

Vaktiyle testi ve çanak-çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş Ne yazık ki her defasında ustası ona:
- Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor
Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkan açar Açar açmasına da yeni dükkanında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar Kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır Usta,
- Sana demedim mi evladım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin Bu sanatın bir püf noktası vardır
Usta bunun üzerine tezgaha bir miktar çamur koyar ve,
- Haydi, der, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar Ben de sana püf noktasını göstereyim
Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur
Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır

Dokuz doğurmak


Vakti zamanında ,Çengeloğlu Tahir Paşa ,o dönem için asayişi bozuk olan İzmir de geceleri belirli saatler arasında sokağa çıkma yasağı uygulamış
Bir gece o saatlerde yasağa uymayan yada sokakta olan insanları Zaptiyeler toplayıp
Karakol avlusuna getirmişler,bu sorguyuda bizzat Tahir paşa yapmış,
Sırayla her birine teker teker çok ağır sorular sormuş
Paşa baştan dokuzuncu sıradakine gelince tekrar sormuş
Yahu sen Tellakları duymadınmı Ne diye sokaktasın bu vakitte
Adam bir telaşlı bir terli;
Paşa hazretleri ,karım doğuruyorduValla ebe aramaya çıktımBir iki adım sonra zaptiyeler tuttu beniZavallı karım ne haldedir bilmiyorum demiş
Tahir Paşa bir hata edildiğini anladıysada sakallarını sıvazlayıp,
Seni bu kez affediyorumAmma, o karın olacak Hatuna söyle ,bir daha öyle olur olmaz saatlerde doğurmaya kalkmasın demiş
Adam kan ter koşa koşa eve gelip,komşu kadınların arasından karısının yattğı yatağa gelmiş
Adam; Nasılsın Nemiz oldu demiş
Karısıda Sen ne biçim adamsın Ebe bulamaya diye gititin Kim bilir nerelerde eğlendin
Sen benim nasıl doğurduğumu biliyormusun demiş
Adam ise hararetle,
Ah bre hatun sen neler diyosun
Sen bir kere doğurdun
Ben sıradaki sekiz kişiden sorgu nöbeti bana gelinceye kadar dokuz doğurdum demiş

Denize düşen yılana sarılır

Dönem IIMahmut dönemi ve Kavalalı Mehmet Paşa Mısır Valisi dir Kendine aşırı güvenen Kavalalı Mehmet Paşa nın amacı önce Suriye ,ardında Osmanlı yı ele geçirmektir Oğlu İbrahim Paşa ,Suriyeyi ele geçirmiş Osmanlının yolladığı gücüde yenmişti İstanbula doğru yola çıkmıştı II Mahmut ,ordunun o an için bunlarla başedebilecek vaziyette olmadığından Ruslarda yardım isteme taraftarıdır Rus çarı Nikoladan yardım ister Bir Osmanlı sultanın Ruslardan yardım istemesi yadırganır Bir takım vezirler bu nasıl işdür diye mırıldanınca, Sultan Mahmut Ne yapalım Düştük denize sarılırız yılana der

Derdini anlat Marko Paşa'ya

Marko Paşa ,Sultan Abdülaziz döneminde yaşayan Run hekimidir Üstad bir hekim olan Paşa çokça hastayı tedavi eder ve sağlığına kavuşturur Halk arasında da çok ünlüdür,her gün belki yüzlerce insan kapısını çalar,hastalıklarına çare arar Bunca insanın bırakın derdine çare olmayı ,dinlemek bile imkansız bir hal alır Bu duruma kendince bir çözüm bulur Kapısına gelen hastalarını dikkatle dinler,
Onlara şöyle der;
Anladım ,anladım ama ne
Biçare hastada bu anlamsız soru karşısında ,herhalde iyi anlatamadım diye düşünür ve tekrar anlatır
Ama yine Marko Paşa ; Anladım ama ne der
Bu böyle olunca ,hastalar çareyi oradan uzaklaşmakta bulurlar Zamanla Marko Paşanın ünü unutulur gider

Dolap çevirmek

Eskiden Paşa,vezir,sadrazam,komutan gibi ileri gelen veya mal varlığı iyi olan kişilerin Konakları olurduBu büyük evler kadınların kısmına haremlik ,erkeklerin kısmına selamlık adı altında iki kısım bulunur Kadınlar kısmı ile erkek kısmı arasındaki duvarda tam bir ekseni etrafında dönen,silindir Biçiminde kapaksız bir dolap yerleştirilirdi Yarısı açık ,yarısı kaplalı bu dolabın içinde sıra sıra geniş ,dar raflar bulunurdu Kadınlar kısmında pişen yemekler,içecekler diğer ikramlar bu dolap ile erkekler kısmına servis edilirdi
Kadınlar ikram edilecekleir dolabın kapalı kısmına yerleştirip ,erkekler kısmıan çevirir, Tabaklar ,fincanlar boşalınca erkekler tarafından kadınlar kısmına çevrilirdi Böylece kadın erkek biribirini görmeden servis yapılmış olurdu
İşte bu servis dolaplarının zaman zaman gönül işlerinde kullanıldığı da olurmuş Örneğin delikanlının biri sevdalısına kimsenin haberi olmadan çaktırmadan mektup,çiçek vesaire verecek olursa bu dolaptan yararlanırmış Delikanlıya mendilmi gelecek yine bu dolap hizmet verirmiş

 

İpten Almak

Halk arasında 'ipten adam almak' diye bir söz vardır; avukatlar için kullanılır 'Çok başarılı bir avukat ipten adam alır' gibisinden Yargıtay başkanı Osman Arslan'ın ağzından bu sözün nereden geldiğinin hikayesi :
Bir tarihte varlıklı bir İngiliz, ağır bir suç işlemiş O suçun cezası 'idam' Adam hemen ülkenin en ünlü avukatını tutmuş
Avukat demiş ki: - Merak etme Ben seni kurtarırım, Mahkeme başlamış Avukat savunmasını yapmış Ve hakim kararını
açıklamış -İdam!
Avukat , hapishaneye gitmiş, müvekkiliyle konuşmuş:
-Merak etme, seni kurtarırım
-Nasıl
-Bu işin temyizi var Temyiz, idamı bozacak
Dava dosyası temyize gitmiş Temyiz mahkemesinin kararı:
-Mahkeme kararının onanmasına İdam!
Adam 'hani beni kurtaracaktın' diye avukatına çıkışmış Avukat hala sakin:
-Merak etme Seni kurtarırım Daha her şey bitmedi Konu, Avam Kamarasına gelecek
Gerçekten, Avam Kamarası'na gelmiş Konuşulmuş Sonunda, parmaklar kalkmış:
-İdam!
Adam sinirli mi sinirli Avukat da sakin mi sakin:
-Merak etme Seni kurtarırım Lordlar Kamarası, idamı geri çevirir
Endişen olmasın Lordlar Kamarası toplanmış Olayı incelemiş Kararını vermiş:
-İdam!
Adam elinden gelse avukatı bir kaşık suda boğacak Ama avukat hiç oralı değil:
-Merak etme Seni kurtarırım Kraliçe onay vermeden, hiçbir idam cezası infaz edilmez Kraliçe bu kararı bozar
Dosya kraliçe'nin önüne gelmiş Kraliçe imzayı basmış:
-İdam!
Londra'da bir meydanda idam sehpası kurulmuş Hakim, savcı, avukat, güvenlik görevlileri, halk orada Adamı idam sehpasına çıkarmışlar Adamın
avukata dönük bakışlarından alev fışkırıyormuş Avukat ise adama 'sus' işareti yapmaktaymış; 'Merak etme, seni kurtarırım' gibisinden
Ve cellat, yağlı ilmeği, adamın boynuna geçirmiş Alttaki iskemleye de tekmeyi vurmuş Adam, ipte sallanmaya başlarken avukat yerinden fırlamış,
cebinden bıçağı çıkarmış ve adamın boğazındaki ipi kesivermiş Adam zar zor nefes alır bir halde yere yuvarlanmış
Hemen hakimler, savcılar koşup gelmişler:
-Avukat Sen naptın
Avukat, cebinden İngiliz Ceza Yasasını çıkarmış:
- Yasada , müvekkilimin işlediği suçun cezası idam Siz de onu idam ettiniz Ama yasada 'idam edilerek öldürülür' diye bir hüküm yok
Bu durumda ceza infaz edilmiş sayılır
Bunun üzerine İngiltere'de bir hukuk tartışması başlamış Kraliçe, avukatın bu becerisinden dolayı adamı affetmiş
Ve İngiliz Ceza Yasası'nın idamla ilgili maddesi yeniden düzenlenmiş
- 'İdama mahkum edilen kişi, asılmak suretiyle öldürülür'olarak değiştirilmiş

Hariçten Gazel Okumak Memnudur

Radyonun icadından evvel, musiki dinlemek ihtiyacı duyanlar, sazlı eğlence yerlerine giderlerdi
Şehrin muhtelif semtlerinde her kaliteden, avam ve kibara mahsus, içkili, içkisiz muhtelif salonlar, gazinolar, balozlar ve meyhaneler vardı
Fakat en çok içkili yerlerde, fasıl aralarında yapılan taksimler sırasında, kafaları dumanlı müşterilerden sesi güzel olanlar ve kendine güvenenler, aşka gelip oturdukları masadan gazel okumaya başlarlardı
Bunlar arasında bazen, sahnedeki sanatkarları bile gölgede bırakan istidatlar çıkar ve alkış toplardı Lakin ne de olsa bu müdahale, çok defa ahengi bozar, oranın programını karıştırır ve neşe kaçırırdı Bunu önlemek için saz heyetinin bulunduğu Şanonun arkasındaki duvara, eski harflerle, kocaman yazılmış bir ihtar levhası asılı dururdu:
"Hariçten Gazel Okumak Memnudur" (memnu:yasak)
Üstüne elzem olmayan işe burnunu sokan insanlara söylenen bu ihtar sözü o devirlerin yadigarıdır

 

Sabır Çanağı Taştı

İyi kalpli bir zenginin genç yaşta vefatı üzerine üzüntüden kısa zamanda hanımı da ruhunu teslim etmiş Tek varis durumundaki kız çocuklarına amcasını vasi tayin etmişler Kızın amcası zalim çıkmış ve kızın mallarına el koyduktan gayrı bir de kendini hizmetçi gibi kullanmaya başlamış Yenge bir yandan, yeğenler bir yandan zavallı kızı hem itip kakıyorlar, hem de kendilerine hizmet ettiriyorlarmış Zamanla çocukcağızı dövmeye de başlamışlar Bütün ev halkının ayrı ayrı eziyet ve takazalarına, hakaret ve tokatlarına maruz kalan yavrucak her gece yatağına göz yaşları içinde girer olmuş Öyle sindirmişler ki derdini kimseciklere açamıyormuş
Yavrucak bir gece yine yastığı göz yaşlarıyla ıslanarak uyuya kalmış O gece rüyasında Eyyüb peygamberi görmüş ve derdini olduğu gibi anlatmış Sonunda Hz Eyyüb onun sırtını sıvazlayıp kendisine sabır tavsiye etmiş ve yeşil bir çanak vererek:
- Evladım, demiş Bu çanağı gizli bir yerde sakla Her gün bildiğin duaları oku ve içinden daima "Ya Sabir" ismini vird edin Ağlayacağın zaman göz yaşlarını bu çanakta biriktir Çanak dolup taştığı gün inşallah senin de çilen bitecek!
Kızcağız heyecan içinde uyanmış Bir de ne görsün; yeşil çanak başucunda duruyor Çanağı saklayıp rüyasından kimseciklere bahsetmemiş
Zaman su gibi akar derler; kızcağız ne zaman odasına çekilip ağlasa göz yaşlarını bu çanağa döker olmuş Hayatı gittikçe çekilmez oluyor; ama çanak da bir yandan doluyormuş Sıcak yemek yüzüne hasret, gittikçe eriyerek ergenlik çağına yaklaşmış Bir gece öyle çok ağlamış ki çanak ha taştı ha taşacak O sırada Eyyüb aleyhisselamın sözlerini düşünüp ne olacağını merak ediyormuş Sabaha karşı amcası kendisini çağırmış ve bütün ev halkıyla birlikte denizaşırı bir seyahate gideceklerini söyleyip tehditkar ve azarlar bir eda ile kulağını çekerek eve göz kulak olmasını, aksi halde canını alacağını söylemiş Kız acı içerisinde kıvranırken içinden "İnşallah senin de bir canını alan bulunur!" diye geçirmiş
Mazlumun ahı yerde kalmazmış; o yolculukta ev halkının bindiği gemi batmış ve hepsi boğularak ölmüşler Sabırlı kızcağız anasından babasından kalan mirasa sahip olduktan başka amcasının da tek varisi olarak her şeyin sahibi olmuş
Dilimizdeki "sabrımız taşıyor, sabrı taştı, sabrımı taşırma vb" deyimlerin menşei budur Tahammül sınırlarının zorlandığı anlarda ağzımızdan dökülen bu sözün eskiden ciddi bir yaptırımı varmış ve uluorta değil, nadiren söylenir; ama söylenince de ardında durulurmuş vesselam!

Cemâziyelevvelini Bilmek

Dilimize yerleşen ve konuşmalarımızda zaman zaman kullandığımız Biz onun cemâziyelevvelini biliriz sözü, bir kişinin geçmişiyle ilgili olumsuzluklarını anlatmak anlamını içerir
Cemâziyelevvel , hicri takvimdeki aylardan beşincisinin adıdır Onu izleyen aya da cemâziyelâhır adı verilmiştir
Bu sözcüklerin aslı, Arapça cumadu l-ula ve cumadu l-Ahire dir Arabistan da takvimin yürürlüğe girdiği zamanlarda iki ay boyunca yağmursuzluktan kaynaklar kurumuş, bu duruma bakılarak da bu kuraklık aylarına cumadu l-ula (ilk kuraklık) ve cumadu l-ahire (son kuraklık) adları verilmişti
Cemâziyelevvel ve cemâziyelâhır aylarını, halk arasında üç aylar olarak bilinen recep, şaban ve ramazan ayları izler
Cemâziyelevvelini bilirim sözünün kaynağındaki cemâziyelevvel in anlamı budur ve sözün öyküsü ise şöyledir:
Bilinmesi gerektiği gibi, Osmanlılar da arşivciliğe büyük önem verilir ve devlete ait her belge titizlikle saklanırdı Şimdiki gibi dosyalama düzeninin olmadığı o dönemde devlet dairelerinde bu iş için çuvallar kullanır ve her aya ait biriken belgeler bir torbaya doldurarak korunurdu Arşive kaldırılan belgelerin birbirine karışmamasının ve arandığı zaman kolay bulunabilmesinin sağlanması için torbaların üzerine iri yazı ile ait olduğu ayın adı yazılır, bundan sonra torbalar mahzene indirilip, orada sıraya konulurdu
Yıllardan birinde cemâziyelevvel ayına ait belgelerin bir sandığa konulup, sandığın kapağı mühürlenerek belgelerin başka bir yere götürülmesi gerekmişti
Arşivde görevli dar gelirli bir memur, istenilen belgeyi sandığa boşalttıktan sonra boş torbayı alıp evine götürmüş Bir süre sonra da yoksulluk nedeniyle bu torbadan kendine bir iç çamaşırı diktirmiş, onu giymeye başlamış
Torbanın üzerindeki saf bezir işi mürekkep, çamaşırın birkaç kez yıkanmasına karşın çıkmamış ve torbanın üzerindeki cemâziyelevvel yazısı, iç çamaşırın arka bölümünde olduğu gibi kalmış
Bir gün işyerindeki öteki memur arkadaşları, onun iç çamaşırının arka bölümündeki bu cemâziyelevvel yazısını görmüşler ve kendi aralarında gülüşmeye başlamışlar
Bu dar gelirli memur, ilerideki yıllarda daha yüksek okullarda okumuş ve işinde daha yüksek makamlara yükselmiş Artık kadife astarlı samur kürkler, mücevher işlemeli kaftanlar giyer olmuş Eski arkadaşları kendisine gıptayla bakmaya ve hatta onu zaman zaman da kıskanmaya başlamışlar
Bir gün onun başarılarından söz edilirken, onu kıskanan eski arkadaşlarından biri hemen söze karışmış ve Siz onun bugünkü durumuna bakmayın demiş Biz onun cemâziyelevvelini biliriz
Cemâziyelevvelini bilmek sözü o günden sonra, herhangi bir kişinin geçmişteki bir kusurunun unutulmadığını üstü kapalı bir biçimde anlatmak için kullanılmaya başlandı

 

Ali Paşa Vergisi

 

Osmanlı zamanının Ali Paşası eğlenceye çok düşkünmüş. Her akşam, sazlar, kızlar,şarkılar... E, yalı da yalıymış hani. Üstüne bir de Boğazın o zamanlardaki dingin ve temiz manzarası, özel rakının yanında da iyi gidermiş. Ali paşa aslında aşırı tutkulu ve cimri birisiymiş. İçki emeline ulaştığı zaman Ali paşanın cimriliğinden eser kalmazmış. Akşam bütün hanımlara çeşitli mücevherler dağıtırmış. Sabah uyandığında bir bakarmış ki hanımlar mutlu; ben ne yaptım dermiş. Hemen akşam verdiklerini geri toplatırmış; küçük bahşişlerle durumu idare edermiş. Bu durum bir müddet sonra toplantılara katılan hanımlar ve yalının gediklileri tarafından kanıksanmış. Yeni birisi geldiğinde, mücevherlerin karşısında dilini yutacak olduğunda, önce verilip sonra geri alınması vergiyi çağrıştırdığından olacak ki;

- " Sabaha kadar keyfini çıkartmaya bak. Bunlar Ali Paşa vergisi! " derlermiş.

 

Afyonu Patlamamak

 

Eskiden devlet büyükleri arada sinirlerini yatıştırmak için afyon macunu yerlermiş. Ama ramazan gelince imsakten sonra yiyip içmek günah. Kolayını şöyle bulmuşlar. Beyefendi, sahur sırasında kursağa sarılan afyon macununu da yutarmış. Kursak, mide asitlerine dayanamayarak kuşluk vakti erir, afyon da ortaya çıkıp etkisini gösterirmiş. Birdenbire kızıp, ortalığı toz duman etmeye başlayanlar için kullanılan ''Afyonu henüz patlamamış'' deyimi de buradan gelirmiş.

 

Baklayı Dilinin Altından Çıkartmak

 

Vaktiyle Derviş Mehmet adında biri varmış. Derviş gayet küfürbaz imiş. Herkes dervişin küfründen bıkmış. Hemen her gün derviş hakkında şeyhe beş on şikayetçi gelirmiş. Şeyh gayet sevilen ve nüfuzlu biri imiş. Derviş Mehmet de şeyhine son derece hürmet edermiş. Edermiş ama şeyhinin bu kadar nasihatine, kendisinin bu kadar tövbesine rağmen yine de küfründen vazgeçmez imiş. Öyle bir huy olmuş ki ne kadar yemin etse yine kendini küfürden alamazmış. Şeyh bakmış ki olacak gibi değil, Dervişin ağzına, dilinin altına bir bakla koymuş. Derviş, ne zaman küfür için ağzını açsa, dilinin altındaki bakla buna izin vermeyecek, o da küfürden vazgeçerek ağzını kapayacak. Bunun gerçekten etkisi olmuş. Derviş Mehmet ağzındaki bakla sayesinde küfür edemez bir hale gelmiş. Bir gün şeyhiyle bir türbeyi ziyaretten dönüyorlarmış. Bir evin penceresinden bir kız çocuğu bağırmış;

- " Aman şeyh efendi durunuz! " Şeyh, müridi Derviş Mehmet ile durmuş. Hafif hafif yağmur da çiseliyormuş. Herhalde evden bir gereği var diye beklemişler. Fakat aradan beş on dakika geçmiş, ne kapı açılıyor ne de çağıran oluyor. Bu arada yağmurda gittikçe artmaya başlamış. Şeyh, müridine git kapıyı çal demiş. Derviş Mehmet kapıyı çalıp işi anlayayım derken ikinci bir feryat;

- " Aman, Allah aşkına! Biraz bekleyiniz, şimdi bitecek. " Anlaşılan kadınlar içeride iyice örtünmediler veya odaları topluyorlardır ya da önemli bir sebep vardır diye şeyh ve müridi beklemeye devam etmişler. Aradan yarım saat  geçmiş, yine ses yok. Hala yağan yağmurun altında ıslandıkları için iyice hiddetlenen şeyh bu sefer bizzat kendisi kapıya doğru gitmiş. Tam kapıyı çalacağı sırada pencereden bir ses;

- " Şeyh efendi, işimiz bitti. Artık gidebilirisiniz. " demiş. Yağmurun ıslaklığını sırtında hisseden şeyh hiddetle sormuş;

- " Peki kızım, bizi bu kadar zaman neye beklettiniz "

- " Efendim, tavuklarımız kuluçkaya oturmuşlardı. Komşumuz ebe nine, tavuğun sahibi tarafından eğer bir süre büyük bir kavuğa bakılırsa civcivlerin tepeli olacağını söyledi. Onun için deminden beri annem sizin kavuğa bakıyordu! " Kız çocuğu bunu söylerken Derviş Mehmet, yalvarırcasına ve manidar bir şekilde şeyhinin yüzüne bakmış. Bizim Şeyh, Derviş Mehmet'e, deyim halini alacak olan sözünü işte o zaman söylemiş:

- " Lan Derviş, çıkar dilinin altındaki baklayı! "

 

 Cemaziyülevvelini Bilmek

 

Cemaziyülevvel: Ay takviminin beşinci ayı, büyük tövbe ayı. 26 Aralık 1925' te kabul edilen Milâdî Takvim' den önce kullandığımız Rûmî Takvim'e göre ayların isimleri şöyleydi: Muharrem, Sefer, Rebiyülevvel, Rebiyülahır, Cemaziyülevvel, Cemaziyülahır, Recep, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkade, Zilhicce. 1 Ocak 1926' dan itibaren senenin ayları bugünkü isimlerini aldı. Osmanlı Devleti zamanlarında memurların sıkıntıda olanları evrakların toplandığı, saklandığı eskimiş çuvalları atmazlarmış. Bunlara ay torbası da denirdi. Atılacak olan bu ay torbalarını alan zor durumdaki memurlar, bunlardan don, fanilâ gibi iç giysileri yaparlardı.Tuvalette arkadaşının donunun üzerindeki " Ay İsmini "  gören bir arkadaşı, daha sonra memurun atıp tuttuğunu görünce, " Çok konuşma, ben senin Cemaziyülevvelini bilirim! " diye ikaz etmesinden doğduğu söylenmektedir.  

Fenersiz Yakalanmak

 

İki Dirhem  Bir Çekirdek

 

Osmanlıda Dirhem, Okkanın dört yüzde birine eşit olan, 3,148 gramlık eski bir ağırlık ölçüsüdür. İstanbul için bir dirhem 3, 207 gram olarak tespit edilmiştir. Çekirdek ise, kuyumculukta kullanılan ve beş santigrama eşit olan ağırlık ölçüsüdür. Bir altın sikke ise, iki dirhem bir çekirdek ağırlığında gelmektedir. Yani, bir altın lira, iki dirhem bir çekirdek olarak basılmaktadır. Güzel giyinmiş kişilere de beğeni olarak denilmeye başlanmıştır. Altın kıymetinde ve pırıl pırıl giyim anlamına, " Baksana, iki dirhem bir çekirdek giyinmiş " denmektedir.

 

Kol Gezmek

 

Osmanlılar zamanında şehir ve kasabaların asayişini muhafaza maksadıyla zabıta memurlarının dolaşması. Kola çıkmak. Tanzimat' tan evvel sadrazamlar, yeniçeri ağaları, kaptan paşalar kola çıkarlar, yolsuz hareketi görülenleri cezalandırırlardı. Tanzimat' tan sonra kurulan zaptiyelerin ve daha sonra polislerle jandarmaların gece ve gündüz, inzibat ve asayişin temini maksadıyla, çarşı pazarlarla mahalle aralarında dolaşmalarına da kol gezmek denirdi. Yine bu manada devriye gezmek tabiri de kullanılırdı. Geceleri sokakta fenersiz gezmesinden dolayı sekil ve kıyafetinde, kendinde şüphe uyandıran kimseler de kol gezenler tarafından çevrilir. Bunlar karakola ve zindana gönderilmeyip sabaha kadar çalıştırılmak suretiyle cezalandırılmak üzere mahalle hamamının külhanına gönderilirdi. İstanbul un hemen her mahallesinde bulunan hamamların sabah namazından bir iki saat evvel hazır ve acık bulundurulması adetti. Oldukça ağır ve pis islerden sayılan külhancılık eskiden ekseriyetle Ermeniler tarafından görülürdü. Külhancılar, devriye tarafından yakalanıp kendilerine teslim olunanları sabaha kadar odun taşımak, külhan ocaklarını temizlemek gibi işlerde çalıştırırlar ve sabahleyin üstleri basları kurum ve kir içinde bunları salıverirlerdi. Fenersiz gezen hüviyeti meçhul adamların bu suretle hamamlara teslim edilmesi hem kol gezenleri karakola kadar gitme zahmetinden kurtarır, hem de bir daha kimsenin fenersiz gezmemelerini temin ederdi. Kol gezenlerin tatbik ettikleri bu cezalar kanuni olmaktan ziyade örfi idi.

 

Mustafa Kemal Gibi Düşünmek

Norveç Dil ve Kültüründe  'Atatürk Gibi Düşünmek'

 

Tarih, 18 Mayıs 2002... Yer, İtalya nın Perugia  kenti... Genç Türk işadamı Utku Oğuz, bilgisayarında kayıtlı son Atatürk fotoğrafını projeksiyon makinesinin aydınlattığı duvara yansıtıp sözlerini tamamladı:

İşte, Anadolu aydınlanmasının temeli olan Türk Devrimi budur...

Perugia' nın önde gelen kişilerinin oluşturduğu Felsefe ve Tarih Kulübü' nün üyeleri ve konuklar büyük bir coşkuyla alkışladılar genç adamı. Genç  adam da bir saatlik ''1918 1939 arası Türkiye ve Atatürk Reformları'' konferansının gördüğü ilgiden mutlu, biraz da şaşkındı! Kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostu bir süre önce, " şu hayranı  olduğun ve her karsılaşmamızda bana anlatıp durduğun Atatürk' ü bizim kulüp üyelerine de anlatır mısın '' dediğinde hiç tereddütsüz kabul etmiş, ama böylesine yoğun bir ilgi ve heyecanla karşılanacağını düşünmemişti... Ama Utku Oğuz için o 18 Mayıs gecesini asla unutulmayacak kılan yorum, orada konuk olarak bulunan yaşlı bir Norveçliden geldi:

Norveç dilinde '' Mustafa Kemal gibi düşünmek '' diye bir deyim vardır... Herhangi bir problem karşısında, çözümü imkânsız olduğu düşüncesiyle hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan, ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak  istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz... Bu tip insanlara  derhal, '' Hayır, yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı, biraz da Mustafa Kemal gibi düşün '' deriz... Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan  sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış durumdayım; bu güzel fotoğraflar esliğinde  yaptığınız sunusunuz bana bu yaşımda bir şey daha öğretti; yani benim anadilim olan Norveççeye yerleşmiş olan eski bir deyimin arkasındaki gerçek ve derin anlamı! Size bunun için minnettarım... Genç Türk'ün gözleri yaşardı... Dünyanın bir başka ucundaki ülkenin anadiline bir deyim olarak yerleşmiş büyük devrimciyi bir kez daha minnet ve özlemle andı. Yalnızca bir saatlik bir konferans olarak planlanan gece ancak  19 Mayıs' ın ilk saatlerinde sona erebildi. Saatlerce süren tartışma ve yorumlar ise şu ortak yargıyla sonuçlandı: Atatürk Devrimleri bütün ülkelere uygulanabilecek evrensel bir reçetedir. Zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan çağdaş devlet modeli ne kadar çok ülkede uygulanırsa, dünya o kadar daha huzur ve barış içinde bir yer olacaktır... Genç adam gecenin sessizliğinde yürürken büyük bir iç sızısıyla '' Türk Devrimi' ni yıkmak için yola çıkan karşı devrimciliğin ülkeyi sürüklediği bataklığı, ' başka çare yok ' diyerek IMF' nin önünde boyun büken siyasetçileri '' düşündü. Sonra büyük bir heyecan ve coşkuyla yaşlı Norveçlinin bu kölelik zincirini kırmak için müthiş bir formül sunduğunu anımsadı: Mustafa Kemal gibi düşünmek! 

 

Özrü Kabahatinden Büyük

 

Padişahlardan bir tanesi dalkavuğuna çok kızmıştır. Kelleni alacağım senin demiştir. Beri taraftan, dalkavuğunun aslında çok imrendiği zekâsıyla da alay etmek gelir aklına;

- " Amma " der. " Öyle bir şey yap, öyle bir şey söyle ki özrün kabahatinden büyük olsun! O zaman kelleni kurtaracaksın " Arkasını dönüp sofaya doğru geçen Padişahın kararının kesin olduğunu anlayan dalkavuk telaş içindedir. Hemen düşünmeye başlar. Can korkusuyla titreyen dalkavuk o sırada arkası dönük Padişahın bir ayağını yukarıya, basamağa attığını görür, koşarak Padişahın poposuna bir el atar. Şaşkınlık ve zaten var olan öfkenin katlanmışıyla arkasına dönen Padişah, gürler;

- " Bre densiz! Ölümünü bu kadar çok mu yakına aldın Allahhhhh..."

Boynu bükük, yere bakan dalkavuk aman dilenir;

- " Özür dilerim Padişahım. Sizi dalgınlıkla Valide Sultan zannettim de! "

Dalkavuğun kellesi kurtulmuştur.  

 

Pabucu Dama Atılmak

 

Sepicilerin ( Debbağların yani derici, tabaklama ustası) yaptığı, gerekse daha sonra Kethüdalar tarafından yapılan denetimlerde kalitesiz mal ürettiği tespit edilen ayakkabı ustalarının malı kesilerek, dükkanının, herkesin görebileceği  yükseklikteki damına atılırmış, Damdaki ayakkabıları görenler dükkandan ayaklarını keserek, ayıplarlarmış. Malı ve kendisi ayıplanan usta da, utancından o diyarı terk etmek zorunda kalırmış.

 

Püf Noktası

 

Ahi Evran zamanında ( Usta - Çırak müessesesi de diyebiliriz) , çırak ustasından onay ( icazet ) alır ve ancak o zaman ayrılıp kendi dükkânını açabilir. Orta Anadolu' da bir camcı ustası vardır. Ahilik yapar. Zamanı gelen eski çıraklarına " sen oldun " der ve el verir, uğurlar. Böylece eski çırak artık yeni bir usta olmuştur. Günlerden bir gün çıraklardan birisi ustanın el vermesini bekleyemez. Ayrılacağını, onay ve el vermesini ister. Ustası da daha olmadığı nedeniyle veremeyeceğini söyler. Çırak nesinin olmadığını sorar;

- " İşin en önemli kısmını, yani püf noktasını bilmiyorsun. " der. Çırak dinlemez, başka bir şehre gider ve dükkan açar. Dikiş tutturamaz. Yaptığı bütün cam işleri, biblolar, her şey bir müddet sonra çatlamaktadır. Esnaf ve halk tarafından ayıplanan çırak, bir yıl sonra iflas etmiş olarak ustasının yanına döner. Elini öper, ben ettim sen etme der. Ustası da olana kadar yanında çalışması gerektiğini söyler. Sonunda bir gün usta çırağına müjdeyi verir. Olduğunu, gidebileceğini, el vereceğini söyler. Ayrılmadan önce ustası onu karanlık odaya sokar. İzin almadan girilmediği üzere daha önce buraya hiç girmemiştir. Yeni bitmiş, sıcak ürünler odanın bir kenarında durmaktadır. Tavanda bir yerde, toplu iğne deliği kadar büyüklükte bir güneş ışığı huzmesi vardır. Usta sıcak bir parça alır, ışığa tutar, evirir çevirir. Bakar ki camın bir yerinde gözle görülemeyecek kadar küçük bir hava kabarcığı vardır. Püf yaparak üfler ve kabarcık kaybolur. Parçayı çırağa uzatır, ayrı koymasını, soğumaya bırakmasını söyler. Daha sonra çırak üflemeye başlar. Nasıl üfleneceğini, neresinin püfleneceğini iyice öğrenir. Ve anlar ki, çatlamaya bu küçük kabarcıklar neden olmaktadır. Daha sonra helâlleşirler ve püf noktasının önemini kavramış çiçeği burnunda usta yoluna devam eder. her işin ve her şeyin bir püf noktası vardır.       

 

Tabakhaneye B.k Yetiştirmek

 

Eskiden bu yana gelen işleme şekliyle tabakhaneler, yani hayvan derilerinin islendiği atölyeler köpek b.kuna ihtiyaç duyarlarmış. Çünkü bir tek taze köpek b.ku içinde bekletilen deri, yumuşacık, kil köklerinden arınmış, gözenekleri açık, ince, homojen yani kaliteli olabilirmiş. " Tabak mısın; it b.kuna muhtaçsın ", denirmiş " tabak " lara ( " debag " lara ), yani deriyi işleyip kullanılabilir hale getiren meslek erbabına. Ham deri, kıllardan, yağ ve et tabakalarından mekanik olarak temizlendikten sonra kimyasal olarak islendiği sama safhasında, taze köpek b.kundaki enzimlere ihtiyaç duyulduğundan tabakhanelerin olduğu yerleşim yerlerinde çoluk çocuk ellerinde teneke maşrapalar, köpek b.ku toplarlar, sama işlemi ancak dumanı tüten taze b.kla yapılabildiğinden koşa koşa tabakhanelere yetiştirirlermiş. " Ne o, tabakhaneye b.k mu yetiştiriyorsun " deyimi buradan doğmuş, günümüzde bilenler tarafından halen kullanılmaktadır.

 

Vermezse Mabut Neylesin Mahmut

 

Sultan Mahmut' un hazineleri dillerde dolaşırmış. İstanbul' un her semtinden dedikodu toplarlar, bunu Sultana iletirlermiş.Bir tanesi varmış ki, dedikleri kolay kolay yutulur şeyler değil. Her sözün sonunu da " Ahh, ahh! Hadi bıraktık hazine dairesini, bize azıcık verse ömür boyu yeter artar " dermiş. Sultan Mahmut bu adama için için öfkelenirmiş. bir gün huzura getirtmiş;

- " Bana bak! Sen böyle etrafta bilmeden ne atıp tutuyorsun Bilir misin ki, ne yüklerin altındayız Bilir misin ki, geceleri rahat uyumamaktayız ...." Padişahtan azarı işiten adam sus pus olmuş. iyice büzülmüş, çökmüş.

- " Bak, her lafın sonunu da Padişah bize yedirmiyor diye bitirirmişsin " Artık kellesinden de korkmaya başlayan adam, kaçacak delik aramış.

- " Ben insaflı biriyim. Sana bir şans tanıyacağım. Ama sen de söylenmeyi bırakacaksın. " Adamla anlaşan Padişah, beraberce hazine dairesine gitmiş:

- " Kenardaki küreği al ve daldırabildiğin kadar dibe daldır. Kürektekiler senindir. İyi düşün hangisinden almak istersen oraya daldır küreğini. Bir kez şansın var. Ona göre! "

Padişahın sandığı gibi zalim biri olmadığını anlayan azardan yıkılmış ve gördüğü hazinenin muhteşemliği karşısında dili tutulmuş adam heyecanla küreğe sarılmış. Daldırabildiği kadar derine, çil çil altınların dibine daldırmış. Sevinçle küreği çıkarmış ki, bir de ne görsün Küreğin üstünde bir tek altın parıldıyor. Meğerse adam heyecandan küreği ters daldırmış.

" Ee, gördün mü evlat, kazanmak o kadar da kolay değilmiş... Yapacak bir şey yok! Al o bir altını, git ve bir daha sakın arkadan konuşma. Vermeyince Mabut, neylesin Mahmut "

Püf Noktası

Vaktiyle testi ve çanak çömlek imal edilen kasabalardan birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir çırak, kalfa olup artık kendi başına bir dükkân açmayı arzu eder olmuş. Ne yazık ki her defasında ustası ona:

Sen, demiş, daha bu işin püf noktasını bilmiyorsun, biraz daha emek vermen gerekiyor.

Ustanın bu sonu gelmez nasihatlerinden sıkılan kalfa, artık dayanamaz ve gidip bir dükkân açar. Açar açmasına da yeni dükkânında güzel güzel yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe ve emeğe rağmen orasından burasından yarılmaya, yer yer çatlamaya başlar. Kalfa, bir türlü bu çatlamaların önüne geçemez. Nihayet ustasına gider ve durumu anlatır. Usta:

Sana demedim mi evlâdım; sen bu işin püf noktasını henüz öğrenmedin. Bu sanatın bir püf noktası vardır.

 

Usta bunun üzerine tezgâha bir miktar çamur koyar ve:

Haydi, der, geç bakalım tezgâhın başına da bir testi çıkar. Ben de sana püf noktasını göstereyim.

Eski çırak ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen çanağa arada sırada "püf!" diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatacak olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp giderir. Böylece çırak da bu sanatın püf denilen noktasını öğrenmiş olur.

Her sanatın incelik gereken nazik kısmına da o günden sonra püf noktası denilmeye başlanır.

Dokuz Doğurmak

Çengeloğlu Tahir Paşa (ö. 1851), Osmanlı bahriye teşkilâtının ıslahı için gayretle çalışmış bir amiraldir. Kaptanıderya olduğu dönemde Bahriye Dairesi, Kasımpaşa´daki Divanhane (Şimdiki Kuzey Deniz Saha Komutanlığı) binasında bulunuyordu. O sırada, padişah iradesiyle bütün Kasımpaşa ve Galata havalisinin asayiş görevi kendisine verilmişti. Acımasız ve tavizsiz bir kişiliğe sahip olan paşa, işe, gece fenersiz sokağa çıkma yasağıyla başladı. Yasağın kontrolü için özellikle zifiri karanlık gecelerde çavuşlanyla sık sık kendisi de teftişe çıkıp suçluları cezalandırıyordu. Onun yine böyle teftişe çıktığı gecelerden birinde, yasağa uymayan yirmi kadar adamı toplayıp huzuruna getirmişler. Bizzat kendisi sorgulamaya başlamış:

Bre söyle, emrimin rağmına fenersiz olarak niçün sokağa çıktın

  Paşam, bendeniz tütün tiryakisiyim. Baktım tütünüm kalmamış, bir fişek ayınga almak iktiza ettiydi...

Paşa, adamın sözünü kesip gürlemiş:

Vurun buna elli değnek! İkinci adamı alıp yine sormuş:

Bre haylaz! De bakalım, niçün fenersiz sokağa çıktın

Paşa hazretleri, ne yalan söyleyeyim, ben akşamcıyım. Bizim Panayot´un meyhanesinde bir iki tek atmadıkça uyuyamam.

Vurun buna altmış sopa!

Böyle böyle, Kasımpaşa ve Galata´nın ayak takımından hezele güruhu lâyıkıyla cezalandırmaya başlar. Sıra onuncu adama gelince, paşa ona da sorar:

Gel bakalım herif! Sen niye sokağa fenersiz çıktın Adam titreyerek anlatır:

Paşa hazretleri! Karım hamile idi. Sancıları tuttu. İki sokak ilerimizde bir ebe vardı. Onu çağırmaya gitmem iktiza etti. Ancak, feneri gündüzden komşu ödünç almıştı. Mecbur kaldım, fenersiz çıktım... Sonrası malûm, çavuşlarınız beni derdest edip huzur-ı âlilerinize getirdiler.

Paşa, adamın hâlinden doğru söylediğine kanaat getirip bunu tahkik için hemen, adamlarından birini zavallının tarif ettiği adrese göndermiş. Bir çeyrek kadar sonra haberci, soluk soluğa gelip kadının gerçekten doğurmak üzere olduğunu haber vermiş. Paşa, sakalını avucuna alıp bir yandan emrinin çiğnendiğine öfkelenirken diğer yandan, adamın hâline acımış. Sonunda, adamı affeder tarzda paylamış:

Seni bu kez affediyorum. Fakat karın olacak o densize söyle; bir daha gecenin böyle olur olmaz vaktinde doğurmasın.

Zavallı adam sevinçle evine koşmuş ve doğruca yatak odasına dalmış. Bakmış ki bir bebek ağlıyor. Yüreğine sular serpilmiş ve karısına şefkatle yaklaşıp sormuş:

Aman karıcığım. Geçmiş olsun, neyimiz var Kadın, adama hiç yüz vermeyerek sitem etmiş:

Efendi, ne kadar da rahatsın. Güya ebe aramaya gitmiştin. Desene ki arkadaşlarınla keyfe çıktın da şimdi utanmadan gelmiş, hâlimi soruyorsun!

Adamcık çaresiz, cevap vermiş:

Hatun, hatun! Sen burada bir doğurdunsa, sorguda sıra gelinceye kadar ben dokuz doğurdum.

Bu deyim, dilimizde, sonucu merakla beklenen uygulamaların tedirginliğini bildirmek üzere kullanılır 

Diş Bilemek (Deyimler ve Açıklamaları)

Husumetleri anlatmak için kullandığımız bir deyimimizdir, "diş bilemek." Hani şöyle, öfkenin insana yaptırabileceği bütün kötülükleri içine alır bu deyim. Açığını yakaladığı anda mahvetmeye, hayatını söndürmeye, rızkını kesmeye hazırdır birine diş bileyen kişi. Oysa deyim, hiç de öyle kötü bir hatırayı yansıtmaz. 

Bir hadis-i şerifte, "Eğer ümmetime ağır gelmeyeceğinden korkmasaydım, her namazda onlara misvak kullanmayı emrederdim," buyurulmuştur. Diş sağlığının ne derece önemli olduğunu her fırsatta ilân eden modern tıbba örnek olacak bu düsturu atalarımız, o derece titizlikle uygulamışlardır ki misvak, onların hayat prensiplerinden biri olmuş, en zor şartlarda dahi unutulmamış, ihmal edilmemiştir. 

Rivayete göre, sabah vakti Müslüman orduların karargâh

larını uzaktan keşfe çıkan bir Haçlı müfrezesi, onların sabah alacasında dereye indiklerini, ellerindeki ağaç parçalarını dişlerine aşağı yukarı sürdüklerini, sonra su ile ellerini, yüzlerini, kollarını, ayaklarını yıkayıp gittiklerini görüp bunun ne olduğunu anlayamayınca bir nevi harbe hazırlık seremonisi yaptıklarına kendilerini inandırırlar. Gelip ordu içinde bunu dillendirdiklerinde, ortalık birbirine girer ve şu yolda cümleler yüksek sesle söylenmeye başlar: 

Müslümanlar, yine bilmediğimiz bir harp hilesi yapıyorlar anlaşılan. Hem bu sefer dişlerini de bileyerek bizi parçalamak niyetindeler. Başınızı kurtarın! 

Zavallı Haçlı askerinin giysisi gibi kalbi de kararmış olmalı ki diş temizliği gibi bir medeniyet emaresini, kendi içinde bulunduğu vahşetle tevile kalkıyor ve zihninde mağlubiyeti kabul ediveriyor. Gerçekten de sabah namazından sonra atlarına binip düşman üzerine süren gaziler, karargâhı yerinde bulurlarsa da ordudan bir eser bulamazlar. Çadırlardan birinde yakaladıkları yaralı bir Haçlı askeri, tir tir titreyerek onlara şöyle der:

Keşfe çıkan askerler, sizin diş bilediğinizi görmüşler. Bu haberi duyunca hiç kimse sizinle savaşmak istemedi ve benim tfibi yaralıları da bırakıp çekildiler.

Edep Ya Hu!

Osmanlı Türkçesi´ni bilenlerimiz, birtakım eski hat levhalarına bakarak atalarımızın hangi düsturlar çerçevesinde bir hayat felsefesine sahip olduklarını az çok kestirebilirler. Eskiden evlerin, resmî dairelerin, ibadethanelerin ve insan ayağı ba­san pek çok mekânın duvarları, bu tür levhalardan en az bir­kaç tanesiyle tezyin edilmiş olur ve en dikkatsiz nazarları bile kendine celp edecek süslere, tezhiplere, bezemelere, işlemelere sahip bulunurlar imiş! Bunlardan birisi de "Edep ya Hu!" ibaresidir.

En fazla talik yahut celi sülüs hat ile yazılan bu ibare, aslen tarikat adabına mugayir bir hareketi sadır olan dervişe hita­ben, mürşit ağzından dökülür. Ancak zamanla yalnızca tasav­vuf çevreleriyle sınırlı kalmayıp bütün bir Türk-İslâm kültürü­nü kaplayacak şekilde şöhret bulmuş, yaygınlaşmıştır. Bu bakımdan tasavvuf mekânların haricinde dahi Edep ya Hu´lara rastlamak mümkündür. "Edep ya Hu!" hatlarının üstat hattat­lar elinde çeşitli istiflere bürünen şekillerinden en yaygın ola­nı bir Mevlevî sikkesini sembolize eden şeklidir ve genellikle de sikkenin çevresinde şu beyit yer alır: 

Ehl-i irfan arasında aradım kıldım taleb

Her hüner makbul imiş illâ edeb illâ edeb 

Bilgeler, meclisinde kendine uygun bir hüner arayan kişi­nin her hünerden daha çok edebi makbul sayması, sufîlerin toplum vicdanına ne derecelerde tesir ettiğinin de delilidir. İs­lâm, elbette bir edep dinidir; ancak tasavvufta edebin apayrı bir yeri vardır. Tarikat adabının her kademesinde edep Ön plandadır. Sufî, canlı olsun cansız olsun ki onlara göre her yaratılmışın canı olduğu farz edilir- her şeye ve herkese karşı edebini korumak zorundadır. Kapının çarpılmadan yavaşça örtülmesi bir edeptir. "Kapıyı kapat" denilemez (Allah kimse­nin kapısını kapatmasın); belki kapıyı ört, yahut sırla denilebi­lir. "Lambayı (mumu, ışığı) söndür" denilemez (Allah kimse­nin ışığını söndürmesin); lambayı dinlendir denilir. Keza lam­ba yakılmaz, ancak uyandırılabilir. Birisi konuşurken sözünü kesmek, gizli konuşmak, mecliste fısıltı ile lâkırdı etmek, işaret ve işmar etmek, vs. hep edebe aykırı davranışlardır. Gezerken yere, ayağın sesi duyulmayacak derecede yumuşak basılmalıdır. Kapıdan çıkılırken arkasını dönmek edepsizliktir. Kapı eşi­ğindeki ayakkabılar dışarıya değil (zira bunun manası "git, bir daha gelme" demektir), içeriye doğru çevrilir. Uyuyan birini uyandırmak için onu sarsmak yahut adını ünlemek abestir. Bunun yerine yastığına parmak uçlarıyla vurulup hafif sesle "Agâh ol erenler!" denilir. Uyanan kişinin de yataktan kalkar­ken yastığını öpüp yorganıyla görüşmesi (görüşmek, tasavvuf tabiratındandır ve öpmek yahut öpermiş gibi dudağa değdirmek, manalarına gelir) bir edep kaidesidir. Bir şey alınıp veri­lirken keza aynı kaide geçerlidir. 

Yemek yiyenin ağız şapırdatması, ağızda lokma varken ko­nuşması, kahveyi, çayı höpürdeterek içmesi, fincanı yahut bardağı ses çıkartarak tabağa koyması yahut da sofrada kaşık ve çataldan ses çıkartması edep harici hareketlerdendir.

Bütün bunlara günlük hayatın adabımuaşeret kaideleri ara­sına girmiş yüzlerce düsturu ilave edebilirsiniz.

"Edebi edepsizden öğren" atalar sözü, ibret alma hasleti­nin telkininden ibarettir. "Eline, beline, diline" düsturu ise ha­kikat yolcusunun kendine ait olmayan bir şeyi almaması, uy­gunsuz kelâm söylememesi ve kimsenin namusuna halel getir­memesi demektir. Zaten edep kelimesi de e (eline), de (diline) ve b (beline) harflerinden müteşekkildir ve tam manasıyla in­sanın uyması gereken düsturların remzidir. Erenlerin "Elin tek, dilin pek, belin berk tut!" demesi de bunun dervişçesidir.

Söz konusu tasavvufî edebin dışında, hayatın her kademe­si bir edebe vabestedir. Yeme içmeden, giyim kuşama, hâlden kale, hükümet etmeden siyasete, nefes almadan ölüme, her şeyin bir edebi vardır. Günümüzde, bu edebi gösterebilecek alperenlere ihtiyaç vardır. Yoksa insana "Edep yahu!" derler!

Halep Oradaysa, Arşın Burada 

Vaktiyle, görgüsüzün biri kısa bir müddet Halep´te kalmış. Yurduna dönünce de yerli yersiz konuşmaya, "Ben Halep´te şöyle yaptım, böyle yaptım" gibi atıp tutmaya başlamış. Öyle ki övünmelerinden halka gına gelmiş. 

Günlerden birinde, köy odasında oturulurken söz cirit oyunundan, uzun atlamadan açılmış. Bizim övünme meraklısı dayanamayıp söze girmiş:

Ben Halep´te iken on beş arşın atladım. Sabrı tükenenlerden biri itiraz etmiş:

Yapma be iki gözüm, on beş arşın atlamak kim; sen kim

Canım ne var on beş arşında, atladım işte!

O sırada aralarında bulunan marangoz, malzemeleri arasındaki arşını çıkarıp ortaya koymuş:

Halep oradaysa, arşın burada! Haydi atla da görelim!..

O günden sonra palavracı, her nerede bir kuru sıkı atsa, halk kendisine "Arşın burda!" demeye başlamış ve bu söz bir deyim olarak yaygınlaşmış. Bugün dahi, geçmişte yaptığı bir şey ile övünen; yahut yapmadığını yapmış gibi söyleyen insan­lara, hâlihazır şartlar altında da aynı başarıyı göstermesi arzu­sunu izhar için söylenir.

Bugün, arşın yerine metrik ölçü kullanıyoruz. 68 cm, uzun­luğunda bir ölçü birimi olan arşın (arşun), yakın zamanlara kadar Anadolu´da hâlâ kullanılmakta idi. Hatta Malatya ve ha­valisindeki illerimizde "Halep oradaysa, arşın burada!" deyi­minden galat olarak arşın yerine Halep kelimesini, bir ölçü bi­rimi gibi telâffuz ettikleri vakidir: Beş Halep kadife, sekiz  Ha­lep urgan,  gibi. 

Hapı Yutmak

Bir şeyin artık gerçekleşme ihtimali kalmadığı, birisinin ba­şına gelen kötü bir hâlden dolayı iflah olmaz mecraya girdiği, düzen ve dubaranın bozulup hakikatin ortaya çıktığı, kötülük­lerin sona erdiği durumlarda "Artık hapı yuttu, hapı yuttu sa­yılır..." gibi ifadeler kullanırız. Bu deyim bize, Sultan IV. Murat zamanının yadigârıdır. 

Sultan Murat´ın kahve, müskirat (sarhoş edici maddeler) ve mükeyyifatı (keyif verici maddeler) yasakladığı dönemde saray casuslarından biri, belki de kıskançlık sebebiyle, hekim­başı Emir Çelebi´nin yasakları çiğnediği ve afyon kullandığına dair bir ihbarda bulunur. Hünkâr, Emir Çelebi´yi aslen çok sevmekte ve itibar etmekte, hatta kendisini sık sık sohbet için huzura çağırmaktadır. Bu ihbara önce inanmazsa da Çelebi´yi yoklamayı da ihmal etmez. Gelen habere göre Hekimbaşı ku sağı arasında bir curadan (yudumluk; yüzük, mühür, vb. kü­çük şeyleri muhafaza etmek üzere taşınan kutucuk) taşımakta ve afyon macununu da onun içinde saklamaktadır.

Padişah bermutat, Emir Çelebi´yi satranç oynamaya davet etmiş. Oyunun tam orta yerinde,

Çelebi, demiş, kuşağını çöz de içinde ne varsa boşalt hele!

O dönemlerin kıyafetlerinde cep kullanılması yaygın olma­dığından kalemdan, hançer, mühür, para kesesi, vs. eşyalar hep kuşak içinde muhafaza olunur ve yoklama esnasında ku­şak çözdürülür imiş. Çelebi, hünkârın bu emri üzerine bir ih­bara kurban gittiğini ve başına gelecekleri hemen anlamış. Ku­şağını çözmeden cüradanı çıkarıp satranç tablasının üzerine koymuş. Padişah, cüradanı ters çevirip mercimek büyüklü­ğündeki afyon haplarını tablanın üzerine boşalttıktan sonra sormuş,

Bre Çelebi bunlar nedir

Islah edilip zararsız hâle getirilmiş afyon hapları hünkâ­rım.

Ne yaparsın bunları

İlaç veya panzehir niyetine hastalara veririm.

Peki hastalara zararı olmaz mı

Hiçbir zararı yoktur hünkârım.

O hâlde, yutmaya başla bakalım.

Emir Çelebi, padişahın öfkesini iyi bildiğinden, sonunun geldiğini anlayıp hiçbir şey söylemeden, gözleri yaşararak hapları bir avuçta yutmuş ve sonra satranç tablasının başın­dan kalkarak,

Elveda hünkârım! Devletinize zeval erişmeye, deyip ka­pıdan çıkıp gitmiş.

Çelebi´nin bilâhare, eve varınca kendisini tedavi etmek İs­teyenlere izin vermediği ve panzehir olarak hiçbir şey almadığı, hatta haplar bir an evvel kana karışsın diye de bir bardak buzlu nar şerbeti içerek dünyaya gözlerini yumduğunu tarih­çiler yazarlar. Çelebi´nin, IV. Murat gibi bir hükümdarın hışmı­na uğradıktan sonra ölmeyi yaşamaya tercih etmiş olmasına şaşırmamak lâzımdır.

Bu hadiseyi takip eden günlerde zamanın ariflerinden biri "Çelebi´ye ne oldu " diyenlere "Hapı yuttu!" diye cevap vermiş.

Hem Kel, Hem Fodul

Dilimizde "Hem kel, hem fodul" diye bir söz vardır. Burada geçen fodul kelimesinin günümüz sözlüklerindeki karşılığı, Arapça fudul olarak gösterilmiş ve "bencil, kibirli, serkeş, yalnız kendini düşünen, her zaman kendini haklı gören, üstünlük taslayan" gibi manalar verilmiş. Kelimenin aslı fuzul´dür ve "lüzumsuz, fazla (şey veya söz)" demektir. Galiba sözlükleri hazırlayanlar, "Hem kel, hem fodul" tekerlemesine bakarak bu karşılıkları istidlal etmiş olmalılar. Çünkü fodul kelimesini fu-zul olarak okuduğumuz zaman, iki zıt anlamla karşılaşırız. Birincisi lüzumsuz ve abes; ikincisi faziletli ve değerlidir. Klasik edebiyattan nasiptar olanların birçoğu bilirler; ünlü şairimiz Fuzulî de bu mahlası nasıl seçtiğini anlatırken, kelimenin iki zıt anlamını izah öder.

Malûm, eskiden saçı dökülmüş olanların "çok akıllı, zeki, faziletli" olduklarına inanılırdı. Çok çalışmanın saçları döktüğü, bilginin de çok çalışma gerektirdiği göz önünde bulundurulursa, tarama özürlüler için neden akıllı denildiği anlaşılır. Bu durumda "Hem kel, hem fodul" sözünü olumlu bir manada anlamak gerekir. Yani "faziletli olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kel" manasına. Olamaz mı yani

Dilimizde fodla diye de bir kelimemiz vardır. M. Zeki Paka-lın´a göre fodla, eskiden halk yararına kurulmuş olan imaretlerde yoksullara verilen kepek ekmeğine denirmiş. Bu ekmek yuvarlak, el ayasından biraz büyükçe ve pide gibi yassı olur; gıda değeri düşük bulunduğundan herkes tarafından "ekmeğin değersizi" olarak bilinirmiş. Eskiden av köpeklerinin bu tür fodla ile beslendiği bilinmektedir. İmaretlerin kapısından ayrılmayan o kadar insana yetmesi bir yana, pek çok medresenin de buralardan tayınlanması sebebiyle Osmanlı´nın son dönemlerinde iyiden iyiye değer kaybetmiş olan fodla, tabiri caiz ise sanki "ekmeğin kel olanı" gibi anlaşılmıştır.

Bu durumda "Hem kel, hem fodul" sözünün fodla ile alâkası olduğu da pekâlâ düşünülebilir. Yani, "sadece kel değil, aynı zamanda kalp, özsüz" manasına.

Kabak Başında Patlamak

Eskiden, su kabaklarının (susak) içine uzun müddet muha­faza maksadıyla muhtelif cinste sıvılar konurmuş. Su, yağ, şa­rap vs. Şimdiki gibi kristal kadehler, billur şarap sürahileri, estetik içki şişelerinin bulunmadığı dönemlerde cebinde yahut cübbesinin altında şarap testisi taşımak gibi bir yük altına gir­mek istemeyen haylazlar için her yerde mebzul olan su kaba­ğı çok cazip olacaktır. Bir defa çok hafiftir, kolay taşınır. İkin­cisi bahçeden istenilen ebada gelince koparıp işleme koyma imkânı vardır. Dahası, şöyle zevke göre de süslenebilir. Söz gelimi rengârenk boyanabilir, çizgi desenlerle nakış geçilebi­lir, servi boylunun temsilî resmi işlenebilir yahut da bir yeni­çeri, pazusundaki dövmenin aynısını üzerine nakşedip ona damgasını vurabilir, patentine geçirebilir. Hele, yavrulamış gi­bi iki boy kabağı birbirine bağlayarak birini kadeh, diğerini sürahi olarak da kullanabilir, nakışlarıyla da birbirine takım ya­pabilir. Kişi, biraz da varlıklı ise üzerine mücevherat kakmalar koydurabilir, boyun kısmını murassa işlemelerle donatıp dostlarına caka satabilir.

Bütün bunlar su kabağının kıymetini arttırırsa da onun asıl değerini rint meşrepli insanlar bilir. Zira o; meyhaneye gitse ona, kırlara gitse yine ona muhtaç olduğunun farkında. Hele şöyle bahar gelip gül mevsimi de başlamış, meclis-i mestanın kurulma çağları gelmişse... Ne var ki bu kabağı gizli taşımak gerekir. Bu durumda kabağı saklamanın iki yolu vardır. Tıpayı sıkıca kapayıp ırmağa yatırmak veya ağaç dalları arasına ke­fenlemek veya onu yeraltında ve izbe mahallerde kurulmuş Galata meyhanelerine istiflemek. Üstelik buralarda kabaklar, artık saklı değil, şimdiki meyhane, bar ve cafe´lerde içki şişe­lerinin sıra sıra vitrinlendiği gibi raflara boy boy dizili veya asılı durumdadır. Küpler, fıçılar yanında kıymetli ve yıllanmış (sad-sale) şaraplar bu kabaklarda müşteri beklemektedir. Da­hası, içeriye giren külhanbeyi yahut bıçkın, yatağanım çıkarıp hangi kabağın ipini keserse o kabağı peylemiş, o akşam için-dekini bitirmeye ahdetmiş demektir. Artık o, kabağın içindeki şarap ile meyhane köşesinde tekrar be tekrar yıkılıp kalmaya razıdır. Üstelik biraz sonra siniler kurulmuş, kabak kabak şa­raplar, tabak tabak mezeler taşınmaya başlanmış olacaktır. Bir, iki derken, kapının hızlı hızlı vurulup ases veya zabıta bas­kınına uğranılması işten değildir. Gizli kapısı olan meyhaneler bile bu durumda, fazla tekin sayılmayacaktır. Zira, gizli kapı­nın çıkışında da birkaç şahne (gece bekçisi) onları beklemek­tedir. Bu sebeple kimse yerinden kıpırdamaz ve kapı açılır. İçeriye giren asesler, ayyaşları bir iki payladıktan sonra fıçıla­rı kırmaya, küpleri devirmeye ve nihayet dizi dizi asılmış şa­rap kabaklarım alıp meyhaneci ile miçoların başlarında para­lamaya başlarlar. Gayrete gelip araya giren müşteriler de kabaktan nasiplerini elbette alacaklar ve kabak onların da başla­rında patlamaya başlayacaktır.

Meyhanede kabağın patlaması için ases baskınına gerek duyulmadığı hâller de vakidir. Yeter ki bir öfke fırtınası patlamayagörsün. Nitekim içkili mekânlarda hır gür eksik olmaya­cağından sık sık vuku bulan sarhoş kavgaları, bugün dahi gö­rülen şeylerdir. Bu durumda kavganın tarafları, kendilerine en yakın olan kabağı alıp diğerine vurmak isteyecek, onları ayır­maya çalışanlar da elbette kafalarına bu kabağı yiyeceklerdir. Öyle ya, adam ayakta zor dururken elindeki kabağa nasıl he­defi buldurtabilsin. İşte böyle, kurunun yanında yaşın da yan­dığı ve birkaç kişiyle görülen bir işten en masum olanın so­rumlu tutulduğu hâllerde, zavallının biri "Kabak benim başım­da patladı!" diye yakınacaktır.

Kabak Tadı Vermek

Genç ve şehirli nesil, bu cümlemizden hiçbir şey anlamaya­caktır eminiz. Zira onlar kabağı, neuzübillah ağaçta yetişir sa­nırlar. Hele kabağın çeşitleri olduğuna dair hiç akıl yormamış-lardır. Sofrada tatlı tatlı yedikleri kabağın "bal kabağı" olduğu­nu, kara kabaktan nefis börek ve bükmeler yapıldığını düşün­memişlerdir hiç. Bu durumda, tabiî ki su kabağının ne menem bir şey olduğunu da onlara tarif etmek gerekir.

Efendim, su kabağı, bostan cinsinden olup yerde sebze gi­bi büyüyen, karpuzu andıran kurs´u ucunda da kart hıyar bü­yüklüğünde boyun kısmı bulunan bir tür sebzedir. Özelliği, dalında uzun müddet bekletilince içinin git gide koflaşması ve hafiflemesidir. Şekil itibariyle çini vazolara, yahut çocuk­ların henüz tamamını şişirmeye nefesleri yetmemiş yarı şiş­kin şerit balonlara benzer. Dış yüzeyi pürüzsüz olduğu için aşınmış araba lastikleri de bu yüzden "kabak" tabir olunur.

Su kabağı olgunlaştığı zaman kutru 35-40 cm.; boyun kısmı ile birlikte uzunluğu da 80 cm.´yi bulur. Ancak küçük boyda olanları daha kibardır ve kudemanın ev hanımları tarafından kullanımları tercih edilmiştir.

Eski insanlar, sıvı maddelerin taşınması ve nakli için testi­ler yaparlarmış. Şimdi müzelerde görüp de ne işe yaradığını pek kestiremediğimiz anforalar, aslında sıvı maddelerin ticarî nakli için kullanılmışlardır ve özellikle gemilerin sintinelerin­de iki üç sıra istiflenmiş olarak taşmırlarmış. Bu itibarla, günü­müzün tankerleri yerine eskiden sürülerle anfora yüklemesi yapılmak zorundaymış. Su kabağı da tıpkı anfora gibidir ve hemen hemen aynı amaçlarla kullanılmıştır. Ancak daha önce onları tarladan toplamak, kurutmak, boyun kısımlarının ucun­dan kesip içlerindeki lifleri bir müddet ıslak tutmakla yumuşa­tıp temizlemek ve nihayet ağzına bir tıpa uydurmak gereke­cektir. Böylece kabak kullanıma hazırdır. İçine ister su, ister sirke, ister zeytinyağı, ister susam doldurunuz; yahut ister tas, ister maşrapa, ister sürahi, isterse erzak kesesi yerine kullanınız, artık o sizin tercihinize kalmıştır. Amma eğer kaba­ğı dalından kopardıktan sonra, güneş altında yeterince kurut­mamış ve içinin liflerini iyi temizlememiş iseniz, içine ne ko­yarsanız koyunuz, uzun müddet beklemeden dolayı kabağın çeşnisi o maddeye sinecek ve böylece "kabak tadı" vermesi kaçınılmaz olacaktır. Binaenaleyh, su kabağını dikine ortadan yararak maşrapa veya hamam tası olarak kullandığınızda ka­bak tadı vermesi ihtimali yoktur. Dilimizdeki kabak tadı ver­mek deyimi, bu uygulamadan kinaye olarak, uzun müddet ıs­rarcı olunan işlerin git gide yozlaşması ve bıkkınlık vermesini anlatır.

Kaş Yaparken Göz Çıkarmak

Masumane işlenmiş bazı hatalar vardır; hani birisine iyilik yapayım derken zararı dokunmak, iltifat edeyim derken karşısındakini gülünç duruma sokmak, saygı göstereyim derken aşağılamak gibi. Tamamen iyi niyete bağlı bu tür hatalar için dilimizde "kaş yaparken göz çıkarmak" denir.

Resmî tatilin cuma günleri yapıldığı eski toplumumuzda, düğünler de bu güne rast getirilir ve perşembe akşamından da gelin hanım süslenirmiş. Kuaförlerin, güzellik salonlarının, moda evlerinin bulunmadığı o zamanlarda gelini süsleyen hanımlara meşşata, kalemkâr veya yüz yazıcı, bu faaliyete de koltuk merasimi denilmiştir. Koltuk merasiminin hanımlara has eğlenceleri olur ve bir tür kına gecesi gibi çalınıp oynanılır, gülünüp eğlenilir imiş.

Böyle bir koltuk merasiminde kalemkâr kadın, konağın so fasında eğlenen davetliler arasında gelini oturtmuş dizinin dibine ve başlamış sanatını icra etmeye. Saçlar, dudaklar, yanaklar, derken sıra yüz yazmanın en nazik yerine, yani kaşlara gelmiş. Kalemkâr önce cımbızla fazla tüyleri almış, kaşı boyayıp inceltmiş ve özel kalemiyle şekil vermeye başlamış. Olacak bu ya, tam o sırada, ortada oynamakta olan yengelerden birinin ayağı kaymış. Kadıncık yere yuvarlanmayayım derken kalemkarın dirseğine indirmiş tekmeyi. Elindeki sert uçlu kalem de gelin hanımın gözüne bir ok gibi saplanmış. Feryatlar, bağırış-çığırışlar ile düğün evi birden karışıvermiş. Acele hekim çağrıldıysa da nafile, gelin hanım ömrünün geri kalanını bir gözü kör yaşamış.

O günden sonra kalemkâr, bir daha hiçbir gelin yüzü yazmaya çağrılmamış. Hatta adı anıldıkça, "Ha! Kaş yaparken göz çıkaran kadın mı !." diye de şöhret bulmuş.

Bu deyimin "Çam devirmek" ile bir yakın anlamı var ise de çam devirmekte, hatayı işleyenin hamakati ve cahilliği ön plandadır. Yani bilmezlikle işlenen hatalar için çam devirmek deriz; ama istemeyerek yapılan hatalar için kaş yapayım derken göz çıkarmayı kullanırız.

Keçileri Kaçırmak

Asabî davranışlar sergileyen, sinirsel bunalıma girmiş gibi saldırganlaşan veya aklî dengesini yitirmiş gibi davranan kişiler hakkında keçileri kaçırdı, deriz. Bu deyimin, Burdur yöresinde ortaya çıktığı sanılmaktadır. Bu yöredeki İnsuyu mağarası bilinmezden evvel, bir çoban civarda keçi sürüsünü güdü-yormuş. Keçilerin öğlen sıcağında, suya yakın bir gölgelik yerde uyutulup dinlendirilmesi âdettendir. Bu sırada çoban da biraz istirahat etmiş ve sabahın erken vaktinden itibaren keçi sürüsüyle birlikte dağ bayır dolaştığı için dinlenmiş olur.

Keçiler, bilindiği gibi çevik ve haşarı hayvanlardır. En olmayacak kayaların tepesine çıkar, hoplayıp zıplayarak en sarp yerlerdeki otlara bile ulaşırlar. Hatta bu yüzden, sarp ve dar yollara keçi yolu tabir olunur.

Burdurlu çoban her zamanki güzergâhının aksine o gün, İnsuyu bölgesinde keçilerini yaylıma salmış. Ne var ki öğle sıcağı bastırdığı hâlde keçileri sulayacak bir su bulamamış. Çaresiz, sürüsünü bir ağacın gölgesinde istirahate salıp kendisi de uykuya dalmış. Ağacın gölgesine sığamayan keçiler iyiden iyiye susayıp su aramak üzere kendilerince bir yol bularak İnsu-yu mağarasına girmişler. Meğer, bu mağarada yağmur sularından oluşmuş göletler, kar suyu birikintileri varmış. Çoban uyandığında, bir de bakmış ki ortalıkta sürüden bir eser yok. Çevreyi araştırmış, orayı burayı yoklamış ama nafile.

Eyvah, demiş içinden, keçileri kaçırdık, şimdi sürü sahiplerine ne derim! Koskoca sürü nereye gider Köylü beni öldürür alimallah.

Bu düşünceler içinde aklına gelen bütün yerlere tekrar tekrar bakmış. Mağaradan haberdar olmadığı için de çaresiz, köye dönmüş. Ancak görevini ihmal ettiği için aklından bin bir türlü düşünce geçiyor, önüne gelene, keçileri kaçırdım, şimdi ben ne yapacağım diye soruyormuş. Çobanın bu çaresizliği köylüleri de şaşkına çevirmiş ve hep beraber sürünün kaybolduğu yere gitmişler. Bir de ne görsünler, sürü kendi kendine otlamaya devam ediyor. Meğer öğlen sıcağında mağarada dinlenip suyunu içen keçiler, sonra yine yayılmak üzere dışarı çıkmışlar. Sürüyü sayan köylüler sayının da tam olduğunu görünce, durmadan keçileri kaçırdım diye sayıklayan çobanın delirdiğinden veya bir düzenbazlık peşinde olduğundan şüphelenmeye başlamışlar. Sürüye yeni bir çoban tutmuşlar. Lâkin birkaç gün sonra yeni çobanın başına da aynı olay gelmiş. 0 da keçileri kaçırdım diyerek, köye dönmüş. Bu sefer köylüler bölgeyi araştırmaya karar vermişler ve şimdiki însuyu mağarasını bulmuşlar. Ondan sonraki zamanlarda, keçilerini kaçırmayan çobanların bu mağarada öğle istirahati yapmaları gelenek olmuş. Keçilerini kaçıran çobanların deli divane hareketleri de sinir krizlerine girerek ne yaptığını bilmeyenler için bir benzetme olup, bu deyim dilimize yadigâr kalmış.

Adınız :
Mailiniz :
Yorumunuz :
Doğrulama Kodu :