Atatürkçülük Konuları

Atatürkçülük Konuları

Atatürkçülüğün Tanımı ve Önemi

Türk İnkılâbı, tarihî ve sosyolojik gelişmelerin bir sonucudur. Türk İnkılâbı, aynı zamanda bir fikir ve idealin dile getirilişi ve uygulamada da başarıya ulaşmasıdır.

Türk İnkılâbı, fikir ve ideal yönü ile "ATATÜRKÇÜLÜK" olarak ifade edilir. Atatürkçülüğün daha kapsamlı bir tanımını yaparak, öğrenmeye ve kavramaya çalışalım.

Atatürkçülük: "Türk milletinin bu gün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olması, devletin millet egemenliği esasına dayandırılması, aklın ve bilimin rehberliğinde Türk kültürünün çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarılması amacıyla, temel esasları yine Atatürk tarafından belirtilen, devlet hayatına, fikir hayatına, ekonomik hayata, toplumun temel kurumlarına ilişkin gerçekçi fikirlere ve ilkelere denir."

Türk inkılâbının fikir gücü ve dayandığı temel ilkeler de "Atatürk İlkeleri" olarak ifade edilir. Bu ilkeler, Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Lâiklik ve İnkılâpçılık olup, 5 Şubat 1937'de 1924 Anayasası'nın ikinci maddesinde bir değişiklik yapılarak, Türk Devleti'nin temel nitelikleri olarak kabul edilmiştir.

Atatürkçülük, Türk milletinin ihtiyaçlarından ve tarihî gerçeklerinden çıkmış olup, ilerleme ve yenileşme amacı taşırlar.

Atatürkçülük, Türk milletinin bugünkü ve gelecekteki tam bağımsızlığını, huzur ve refahını sağlamayı ve çağdaş uygarlık düzeyi üzerine çıkarmayı amaçlayan, akıl ve bilime dayanan gerçekçi fikirler ve ilkelerdir.

Atatürkçülük, Türk milletinin kültürüne ve medeniyetine dayanan, birbirini destekleyen düşünceler ve ilkeler topluluğudur.

Atatürkçülüğün Temelleri

Atatürk'ün görüşlerine ve eserlerine atfedilen "Atatürkçülük" Türk Toplumunu modernleştirme hareketidir. Bunun akılcılık ve ilimcilik unsuru, Türk milletinin geri kalmasında gerçek İslâm dini ile ilgisi olmayan akıl dışı bir takım hurafeler ve batıl itikatlarla mücadeleyi öngörür. Bir akılcı (Rasyonalist) olan Atatürk'e göre: Türk toplumunun kurtuluş yolu akıl ve ilimdir,

Laiklik, akılcılık ve ilimciliğin doğal sonucudur. Tek istediği, din ile devletin bir-birinden ayrılması, dinin politikaya alet edilmemesidir. Atatürk zamanında dini bayram günlerinin resmi tatil olması, Kur-an' ın  Türkçe ye çevrilmesi, camilerin ve din adamlarının devlet teşkilâtı içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığının himaye ve gözetimi altına alınması, dine saygılı bir laiklik anlayışını gösterir.

Milliyetçilik: Batı uygarlığının bir unsurudur. Milletin ırki ve biyolojik bir realite olmaktan ziyade, tarihî, sosyolojik ve manevî bir gerçek olarak kabul edilmesi, Batı uygarlığının anladığı anlamdaki milliyetçiliğin temelidir. Halkçılık unsuru da, Atatürk Batıcılığının doğal bir sonucudur. Zira Batı uygarlığı halka dayanan, halka kendi kaderine sahip kılma hedefini güden bir uygarlıktır. Atatürk'ün "Millî Hâkimiyet" ile ifade edilen siyasi nitelikteki bu halkçılığı yanında bir de sosyal, ekonomik nitelikte halkçılık prensibi vardır. Buna göre halk, millet ve devlet birliğini ve bütünlüğünü meydana getiren sınıfsız, imtiyazsız topluluktur.

Atatürkçü dünya görüşü olan Atatürkçülüğün devletçilik ilkesi de; Batı'nın bilim, teknik ve uygulamalarından aldığı ilhamlarla, Türk toplumunun refah ve uygarlık seviyesini yükseltecek şekilde değiştirmeyi hedefler. Bu sosyal adaletçi, karma ekonomici, pratik hedefli, sadece Türkiye'nin özel şartlarını göz önünde bulunduran realist, "refah devleti" telakkisine uygun bir devletçiliktir. Cumhuriyet ilkesi ise, bir taraftan Milli Mücadele devresinde ihaneti ortaya çıkan monarşik rejime karşı büyük bir tepkinin ifadesi, diğer yönden halkçılık esasına dayanan demokratik rejimin doğal bir neticesidir. Nihayet İnkılâpçılık Batı'ya yönelen Kemalist dünya görüşünün gerçekleşmesinde daima uyanık ve hamleci olan bir davranış yani Türk toplumunun gelişmesi için hamleler ve engelleri zorlama kudretine sahip bir iradecilik demektir. Kısaca Kemalizm, faşist ve Marksist dünya görüşlerinden farklı olarak, resmî, dogmatik bir doktrin değil, bir metod ve zihniyet anlamında ve modernleşmeyi amaçlayan çoğulcu bir ideolojidir.

Atatürkçülüğün Nitelikleri

Atatürkçülük Bir Bütündür.

Atatürkçülük, birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan, belli bir amaca yönelik kendi içinde tutarlı ve bir uyum içinde işleyen düşüncelerin ve ilkelerin oluşturduğu bir bütündür. Bu yönüyle Atatürkçülük, tam bir düşünce sistemidir. Atatürkçülüğün temelinde yer alan ilkeler birbirine bağlı, birbirini destekleyen, güçlendiren ve tamamlayan düşüncelerden oluşur.

Büyük bir düşünce sistemi olan Atatürkçülük, Türk milletinin yüzlerce yıllık tarihinden, milletin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden doğmuş, düşünce ve ilkeler sistemidir.

Atatürkçülük, Yabancı siyasi Akımlar ve İdeolojilerle Açıklanamaz

Atatürkçülük, Türk milletinin tarihî ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden çıkmış, millî bir düşünce sistemidir. Temelinde insanlığın binlerce yıl işlediği yüksek değerler vardır. İlerlemeye, yenileşmeye açıktır. Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarma ideali taşır, Bu ideali yönüyle milletin yapısına da uygun önemli evrensel değerler; bu sistem içinde yer almıştır. Cumhuriyetçilik ve bundan kaynaklanan demokrasi, millî egemenlik,.milliyetçilik, lâiklik gibi evrensel değerler, Atatürkçü düşünce sistemine alınmış ve işlenmişlerdir.

Atatürkçülük, insana değer verir, özgürlük ve özgür düşünceden yanadır. Türk milletinin ihtiyaçlarından ve gerçeklerinden kaynaklanan bu düşünce sistemi, dışardan alınmış bir ideoloji değildir. İdeolojiler, katı ve donmuş kurallara dayanır. Buna karşılık Atatürkçülük, bütün toplumlarda uygulanabilecek esaslara sahiptir. Akla, bilime, insan sevgisine, işlenmeye ve gelişmelere açık bir düşünce sistemidir. Bu özellikleri yönüyle Atatürkçülüğü, siyasî akımlar ve ideolojilerle açıklamak mümkün değildir.

Her milletin kendine özgü çağdaşlaşma yöntemi vardır. Türk milletinin de çağdaşlaşma yöntemi kaynağını Türk Kurtuluş Savaşı'ndan alan Atatürk İnkılâbı'nın. altı temel altı ilkesine dayanır.

Akla, mantığa dayanan Atatürk İlkeleri, aynı zamanda içinde yaşadığımız yurdun bağrından çıkmıştır.  Biz Türk milleti ve bir de milletler tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkan sonuçlardır. Günümüzde de bu ilkelere sahip çıkmak ve onların devamlılığını sağlamak şu nedenlerden dolayı zorunludur:

-  Bağımsızlığımızı ve milli bütünlüğümüzü korumak ve sürekli kılmak.

-  Her alanda aklın ve bilimîn egemenliğini etkin kılmak.

-  Halkın hayat seviyesini yükseltmek.

-  Gelişmiş ve ileri ülkeler arasına katılmak.

- Çağdaş bir toplum oluşturmak ve bu toplumda çağdaş bir demokratik yönetimi bütün kurumlarıyla işletebilmek.

Atatürk Türkiye'nin hür, bağımsız ve daha güçlü olmasını sağlamak amacıyla, halkın daima canlı ve dinamik olmasını isterken şöyle demektedir: "Büyük davamız, en medenî ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde de köklü bir inkılâp yapmış olan büyük Türk milletinin dinamik idealidir:"

Atatürk bu sözleriyle geleceğe yönelik olarak neleri ve ne için yapmamız gerektiğini, bunları yapacak güce sahip olduğumuz için de geleceğe güven duymamızı istemiştir. Türkiye'nin, çağdaş uygarlığa, yeniliğe ulaşması için durmadan çalışmak gereğini, Atatürk şöyle ifade etmektedir: "Memleket, kesinlikle modern, uygar ve yenilikçi olacaktır. Bizim için bu, hayat davasıdır. Bütün fedakârlığımızın verimli sonuç vermesi buna bağlıdır... İlerleme yolumuzun önüne dikilmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenileşme vadisinde duracak değiliz. Dünya müthiş bir cereyanda (akışla) ilerliyor. Biz bu ahengin dışında kalabilir miyiz "

Atatürk ilkelerine sahip çıkma ve devamlılığını sağlamada da en büyük görev Türk gençliğine düşmektedir. Bu konuda Atatürk, Türk gençliğine olan güvenini şu sözleriyle belirtmektedir:

"Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkada kalmayacak."

Atatürk ilkelerine sahip çıkan, insan ve vatan sevgisini benimsemiş bir gençlik yetiştirmek, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği yönünden, temel bir güç kaynağıdır.

Atatürkçülüğün Nitelikleri

Atatürkçülük, ülke gerçekleri ile Türk milletinin ihtiyaçlarından kaynaklanan millî bir düşünce sistemidir. Bu özelliği ile dışarıdan alınmış bir ideoloji değildir. Bugün bazı milletlere model olan ideolojilerden hiçbirine benzemez.

Atatürkçülük, millî vicdandan kopup gelen, temeli millî kültürümüze dayanan bir düşünce sistemidir. Bundan dolayı yabancı siyasî akımlar ve ideolojilerle açıklanamaz.

Atatürkçülük; birbirine bağlı bir düzen ve uyum içinde işleyen, kendi içinde tutarlı, belirli bir amaca yönelik düşüncelerin ve ilkelerin oluşturduğu bir bütündür. Bu ilkelerin birbirine bağımlı, uyumlu olması, bunların birtakım ortak özelliklere sahip olmasından kaynaklanır. Sözgelimi cumhuriyetçilik ilkesi, millî egemenlik ilkesini ve yönetimde herkesin söz sahibi olmasını gerektirir. Bu da milliyetçilik ve halkçılık ilkelerinin uygulanmasıyla sağlanabilir. Milliyetçilik ilkesi millî birliği, halkçılık ilkesi ise halkın durumunun iyileştirilmesi ve eşitliğin gerçekleştirilmesini sağlar. Millî birlik ve eşitlik de cumhuriyetçilik ilkesinin temelidir. Demek ki, milliyetçilik ve halkçılık ilkeleri olmadan, cumhuriyetçilik ilkesi uygulanamaz.

Siyasi güç ile ekonomik güç millet temeline dayanıyor ve onun bağımsızlığını hedefliyorsa verimli sonuçlar alınır. Ekonomik güç, siyasal güç ve devletin bağımsızlığı birbirine bağlıdır. Bu verimlilik ancak Atatürkçü Düşünce Sistemi'ndeki ekonomik ilkelere uymak ve milletin ekonomik gücünü millî amaçlar doğrultusunda kullanmakla olur. 

Türk İnkılâbı'nın temel amacı, Türk milletini her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da çağdaş milletler düzeyine çıkarmaktır. Atatürk, Türkiye'yi lâyık olduğu yüksek seviyeye çıkarabilmek için mutlaka ekonomimize birinci derecede önem vermemiz gerektiğini belirtmiştir. Bu hedefe ulaşmak için ekonomik gücün yeterli olması gerekir. 

Atatürkçü düşüncede ekonomik güç, ülkenin sahip olduğu yer altı ve yer üstü kaynaklarının tümüdür. Bu kaynakların millet yararına kullanılması esastır. 

Atatürkçü düşünce, ekonomide kalkınmayı gerçekleştirmek, kişi ve toplum refahını sağlamak için milli ekonominin oluşturulmasını esas almıştır. 

Türk ordusu, bağımsızlığımızın koruyucusu ve yenileşme hareketlerinin öncüsüdür. Bu nedenle Atatürkçü düşüncenin temel unsurlarından biridir.  Çünkü siyasî ve ekonomik güçlerin görevlerini yerine getirebilmesi, ancak Türk ordusunun sağladığı huzur ve güven ortamında mümkündür. 

Türk Silâhlı Kuvvetleri, her türlü iç ve dış tehlikeye karşı koyabilecek üstün bir güce sahiptir. Bu gücünü de sürekli geliştirmelidir. Çünkü askerî gücün olmadığı bir-yerde, siyasî ve ekonomik güçler işlevini yerine getiremez vs.  bir süre sonra yok olur.

Atatürk Türk ordusunun önemini şu sözleriyle belirtmiştir: "Ordumuz, Türk topraklarının ve Türkiye ülküsünü gerçekleştirmek için harcamakta olduğumuz sistemli çalışmaların yenilmesi olanaksız güvencesidir" (Atatürkçünün el kitabı,s.184) 

Atatürkçü Düşünce Sistemi'nde milletle bir bütün oluşturan ordu, millî iradenin emrindedir.

Atatürkçü düşüncede sosyokültürel güç; siyasî, ekonomik ve askerî gücün başlıca dayanağıdır. Bu nedenle Atatürk, eğitim ve kültür alanında toplumu ileri götüren, geliştiren, köklü yenilikler yapmıştır. Tarih konusunda yapılan çalışmalar, eğitim alanında başlatılan atılımlar ve millî kültürün geliştirilmesi sosyokültürel gücü devamlı olarak güçlendirmiştir. 

Atatürkçü İdeolojinin Kemalizmin Ulusal Açıdan Anlamı

Atatürkçü ideolojinin mevcut olmadığını iddia etmek bir Atatürkçü Dünya Görüşü nün veya Atatürkçü Düşünce sisteminin varlığını inkar  etmek demektir. 

Atatürk ün katı ideolojilere, hareket serbestisini ve hayatı dondurduğu ve engellediği gerekçesi ile karşı elması, bazı kimselere Atatürkçü ideolojinin mevcut olmadığı izlenimini vermiştir. Oysa Atatürk'ün karşı çıktığı şey, katı ve dogmatik dünya görüşünü aksettiren totaliter ve dogmatik ideolojilerdir. Atatürkçülük pragmatik-ampirik ve demokratik bir dünya görüşü anlamında "İdeoloji" olarak varlığını sürdürmektedir.

Merhum düşünür Peyami Safa "Türk İnkılâbına Başlıklar' adlı eserinde şöyle der: "Kitaptan ve hayattan doğan ihtilâller vardır. Birincilerin hareket noktası ideal ikincilerin hareket noktası realitedir. Gerçekleşmeden evvel bir sistem halinde Kemalizmin hiçbir kitapta yeri yoktur. Türk inkılâbının izahına başlamak, ancak vukuundan yıllarca sonra mümkün olabiliyor. 

 Kemalizm kendinden evvel bazı dağı-nık fikir cereyanlarının tekamülü ve tavazzuh etmiş şekli olsa bile, bir ideoloji haysiyeti ile hiçbir peşin düşünceye maledilemez. Türk inkılâbının bir kitabı varsa, canlı bir tarihtir ve hayatın da kendisidir".

Peyami Safa bu sözleri ile, Kemalizmin, Mustafa Kemal'in tüm görüş ve uygulamalarından çıkabileceğini, yoksa Nasyonal Sosyalizm, Faşizm ve Marksizm-Leninizm ve Teora-tik Dikta gibi totaliter ve dogmatik bir sistem ve katı doktrinlere dayalı ideoloji olmadığını söylemek istiyor.-Yine Peyami Safa' ya göre: Türk inkılâbı "Milliyetçilik-Medeniyetçilik" prensibi üzerine, yeni bir Türk bünyesi oturtmuştur. Milliyetçilikten doğma inkilâp hareketleri arasında  Millî hakimiyetin ve TBMM'nin kuruluşu,  Saltanat ve Hilafetin ilgası,  Millî Ekonominin kurulması, Türk tarihinin Orta Asya'daki yataklarına kadar genişletilmesi, Türk dilinde benliğini bulma hareketi, Kuran'ın tercüme ettirilmesi, Ezan'ın Türkçeleştirilmesi gibi girişimler yer almaktadır.

Medeniyetçilikten doğma inkılâp hareketleri arasında ise Peyami Safa laikliğe ait bütün girişimleri, şapka, Türk Harfleri, Batı takviminin kabulü gibi hareketleri saymaktadır.

Osaka Üniversitesi Profesörlerinden Masakazu Yamazaki 1970'!erde yayın-ladığı bir makalede, Modernleşmeyi, Sosyalizm, Komünizm ve Sağ Kanat Muhafaza-kârlığı gibi katı ideolojilerden farkı ve bir "yaşam tarzı" alanında; yumuşak, çoğulcu ve esnek bir ideoloji olarak kabul etmekte ve bunun laiklik, pragmatik, akılcılık ve ulusal .çıkarları gözemek (ulusçuluk) gibi nitelikleri olduğunu söylemektedir.

Bizim ve öteden beri inandığımız ve savunduğumuz üzere Atatürkçülük bir Çağdaşlaşma-Modernleşme", "Yenileşme-Batılılaşma" hareketinin ideolojisidir.

Gerçekten Kemalizm, Niyazi Berkes' in doğru deyimi ile "iki yüzyıldan beri başlatılan modernleşme akımının doğru yolunu bulması ve ona yönelmesidir."

Bu nedenle bu büyük tarihî ve toplumsal olayı, geleneksel Batı 'nın Monist ideolojilerinden birine sokmak mümkün değildir. Zira Kemalizm Pragmatizm-Pozivitizm ve Realizmi (gerçekçiliği) de içeren bir çoğulculuktur (Plüralizm)dir.

Atatürkçü Düşüncenin Kaynakları

UNESCO Genel Kurulunun 27 Kasım 1978 tarihinde Yürütme Kurulunun ise 17 Ekim 1979 tarihinde gelecek kuşaklar için örnek bir üstün kişi, eylemi; her zaman  barış, uluslararası anlayış ve insan haklarına saygı yönünden gerçekleştiren bir devlet kurucusu, sömürgecilik ve emperyalizme karşı açılan.savaşların ilk lideri ve olağan-üstü bir devrimci olduğu gerekçesine dayanarak, Atatürk'ün doğumunun 100. yıldönümü olan 1981'de anılmasına ve kişiliği ile eserini belirtmek amacı ile 1980 yılında Türkiye'de 1981'de de Paris'te bir uluslararası bilimsel toplantıya karar vermesi çok önemli bir olaydır. 

Kanaatimizce, UNESCO'nun bu kararı ile verdiği en büyük fırsat; Atatürk'ün fikrî mirası olan "Atatürkçülük" üzerinde Türk ve Dünya bilim adamlarının görüş ve düşüncelerini ifade etmeleri ve Kemalizm'i, hiç olmazsa çerçevesini ve onun içeriliğini saptamalarıdır.

Bilindiği gibi çağımızda siyasal ideolojileri "Totaliter" ve "Demokratik" olarak ikiye ayırmak adet olmuştur. "Marksizm-Leninizm" solun, "Nasyonal Sosyalizm" "Faşizm-Teokratik Dikta" sağın, ana totaliter ideolojileridir.

Aralarında "Demokratik Sosyalizm" de bulunmak üzere, tüm çağdaş özgürlükçü rejimlerin "demokratik" olan ideolojilerinin temeli ise "dogmatizm" değil, "rasyonel ampirisizm" veya "pragmatizm" dir.

"Mutlak" ve "Değişmez" gerçekleri savunduğuna inanan. "dogmatizm"e karşılık, ilk defa John Locke (1632-1704) tarafından geliştirilen "pragmatizm" "mutlak gerçek" yerine "deney"e; yeni akıl ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan ve dolayısıyla zaman içinde değişe.n gerçekleri kabul eder.

Diğer taraftan Faşizmin "Nasyonal Sosyalizmi" "Millet", "Devlet", "Lider" ve "Irk", Marksizm-Leninizmin ise "Sınıf" ve "Sınıf Kavgası", Liberal Kapitalizmin 

" Görünmez El" gibi değişmez ve dolayısıyla "dogmatik" kavramlara dayanmasına karşın "Özgürlükçü Demokrasi" ideolojisinin ve politikanın temeli olarak "kişi"yi kabul eder. 

Kanaatimizce "Kemalist İdeoloji" bakımından tesbiti gereken ilk husus; Bu ideolojinin "totaliter" mi. "Demokratik" mi olduğudur. Devrin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşat Galip' in Mustafa Kemal'e yönelttiği bir soruya Atatürk'ün verdiği cevap şu olmuştur: "Ben manevî miras olarak hiçbir nass-ı katı, hiçbir doğma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış düstur bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Zaman süratle dönüyor.....

 Böyle bir dün yada asla değişmeyecek hükümler getirildiğini iddia etmek aklın ve ilimin inkişafını inkâr etmek olur..... Benden sonra beni benimsemek isteyenler bu temel mihver üzerinde akıl ve ilimin rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar. 

Nitekim bu anlamda olmak üzere Atatürk'ün; "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. İlim ve fen haricinde mürşit aramak gaflettir, dalâlettir" dediğini biliyoruz. Bu itibarla Kemalizm'i "dogmatik" ve "totaliter" ideolojiler arasında değil "rasyonalist" ve "pragmatik" olan "demokratik" ideolojiler arasında. Görmek zorunluluğu ortadadır. 

Diğer taraftan Kemalizmin "Özgürlükçü Demokrasiyi" takiben "Ferdiyetçi" Hürriyet anlayışından ve özellikle bu anlayışın başlıca belgesi olan 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesinden esinlendiğini, bu belgede yer alan bir çok esasın ve özellikle Millî Egemenlik Prensibinin Millî Mücadelenin ilk önemli yazılı vesikası olan "Amasya Genelgesi" nden başlayarak, Erzurum ve Sivas Kongresi Kararlarında, 1927 ve 1924 Anayasalarında yer aldığını görüyoruz.

Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi, 27 Aralık 1919'da Ankara'ya gidince, bu hayat adına, Ankara'da Mustafa Kemal tarafından Hakimiyet-i Milliye Gazetesi kurulmuş ve 10 Ocak 1920'den itibaren yayınlanmaya başlamıştır. Başlangıçta haftada iki gün ve dört sahife olarak çıkan, daha sonradan haftada üç ve nihayet her gün yayınlanmaya başlanan gazetenin bütün yazı ve haberleri Mustafa Kemal tarafından gözden geçiriliyor ve yazıların çoğunu Mustafa Kemal not ettirerek yazdırıyordu.

İlk sayısı 10 Ocak 1920'de yayınlanan gazetenin başlığı altında "Mesleği; Milletin iradesini hakim kılmaktır" ifadesi bulunuyor, "Heyeti Tahririye" imzası ile çıkan ve Mustata Kemal tarafından Hakkı Behiç 'e not ettirilen ilk başyazı gazetenin izleyeceği yolu ve ihtilâlin hedeflerini belirtiyordu. 

Bu başyazıda; ".... Gazetemize bu ismi tesadüfî olarak vermedik. Gazetemizin ismi aynı zamanda takip edeceği tarihî mücadelenin de nevidir. 

Şu halde diyebiliriz ki, Hakimiyet-i Milliyenin mesleği, milletin Müdafaa-i Hakimiyeti olacaktır". Ayrıca gazetenin ilk sayısında 1789 Fransız Hakları Beyan-namesinin de yayınlandığını görüyoruz. Bilindiği gibi bu beyannamede Fransız İhtilâlcileri, aynen Amerikan kurucularının yaptıkları gibi, "tabiî haklar' doktrinini dile getirerek, insanların "tabii, başkalarına devredilmez, zaman aşımına uğramaz, kutsal haklara sahip olduklarını ilân etmişlerdir". 

Atatürk, Millî Kurtuluş Savaşını "Hakimiyet-i Milliye" parolası ile açmış ve yürütmüştür. Bu parola, dışardaki ve içerdeki ana hedefleri açıkça ilân eder. Dış bakımdan her türlü yabancı müdahâleyi kesinlikle reddeden tam anlamı ile bağımsız bir devleti; içeride de halka dayanan, iktidarını halk' tan alan hükümet sistemi. Şu halde savaş iki cephelidir. 

Millî Mücadele bir Hürriyet Savaşı idi. Fakat Prof. Bernard Lewis'in "The Emergence of Modern Turkey" adlı eserinde isabetle belirttiği gibi; Türkiye diğer doğu ülkelerinden farklı olarak "Hürriyet"i sadece "Bağımsızlık" anlamına almamıştır. 

Söz konusu olan yalnız milletin başka milletler karşısında hakları değil, fakat ferdin millet içindeki haklarıdır. İlk hedef bağımsızlık yani yabancı istilasından kurtulmak, ikinci hedef ise halk temeline dayanan demokratik bir Cumhuriyet rejimini kurmaktır. Yeni Türk devletinin modern temeller üzerinde kurulabilmesi için yüzyıllar boyunca "Absolutism-Mutlakiyetçilik" ve "Despotizm-İstibdat" ın sembolü haline gelen Saltanat 1922'de ilga edilmiş, bir yıl sonra da Cumhuriyet kurulmuştur. ikinci büyük adım Hilafetin ilga edilmesi yani teokrasiden sıyrılıştır. 

Esasen Atatürk daha başlangıçta Fransız Devrim Felsefesinin temel direklerinden biri olan "Millî Egemenliği" kendisine bayrak yaparken bu neticeleri öngörmüştür. 

Gerçek halk idaresinin kurulmasında ve 1924 Anayasasının hazırlanmasında 18. yüzyıl felsefesi ve Fransız Devrim prensiplerinin etkisi büyüktür. Anayasanın "Türklerin Hukuk-u Ammesi" başlıklı haklar ve hürriyetler bölümünde bu etki açıkça görülür. 

Tabiî Haklar Doktrini, havası, ruhu, hatta dili ile, bu bölümde canlı olarak sezilir. Hürriyetin tarifi, doğrudan doğruya 1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesinden alınmadır. Ve arkadan, 1789 modeli klasik hak ve hürriyetler katalogu gelir. 

Atatürk'ün gerçek halk idaresini arzulamasına ve öngörmesine rağmen, hayatında tam anlamı ile hürriyetçi ve demokratik düzenin kuruluşunun sağlandığı söylenemez.

Ne var ki "otoriter' bir nitelik taşıyan Atatürk Dönemi Rejimi ne bir "diktatörlük" ne de "totaliter" bir rejimdir. Atatürk; Marksist-Leninist, Faşist ve Nasyonal Sosyalist öğreti ve uygulamalarını görmüş ve fakat bunların hepsini reddetmiştir. 

Cumhuriyetin 1923 1938 arasındaki devresini en iyi karakterize eden niteliği, ünlü Fransız Hukukçusu Prof Maurice Duverger 'den esinlenerek, "Demokrasiye Hazırlık Dönemi" olarak saptanabilir. Gerçekten bu dönemde Atatürk, daha önce İttihat ve Terakki liderlerinin yapmadıkları asıl zor işe; yani halk kitlelerini "demokrasi ve hürriyet rejimine hazırlama" çabasına girişmiştir. Bu alanda başarıya ulaşmak için ise çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmak lâzımdır. İşte inkılâpların esas hedefi budur.

Atatürk'e göre Çağdaş Medeniyet "Batı Medeniyeti"dir. Fakat Batılıların veya Hıristiyanların değil; bütün insanlığın "müşterek malı"dır. İşte bir toplum ancak bu tek ve evrensel medeniyeti olduğu gibi benimsemek şartı ile çağdaşlaşabilir. Görülüyor ki, İnkılâplar da bir dogmaya ve katı doktrine değil, "akılcı ve hümanist" bir temele oturtulmaktadır.

İşte Atatürk'ün önce emperyalizm ile savaş ve bağımsızlık, sonra da modernleşme ve demokrasiye hazırlık yolunda izlediği yöntem daha sonraları "Kemalist Yöntem" olarak gelişme yolundaki ülkelere örnek olmuştur. 

Atatürk Teknolojis1 Değerlendirmesi

Geçmiş yıllarda "İnkılâp Tarihi" dersini okuttuğum yüksek okullardan birinde Kemalizm'in bir Modernleşme veya Çağdaşlaşma Hareketi olarak en kısa şekilde tanımlanabileceğini söylediğim zaman, bu "Açış Dersim"i dikkatle izleyen öğrencilerden birisi özetle; "Hocam, Kemalizm'in bir çağdaşlaşma hareketi olduğunu söylüyorsunuz, bu hareket hangi ideolojiye dayanır " diye sordu. Ben de kendisine şu cevabı verdim: "Toplumumuzun ve gençlerimizin en büyük yanlışı; Kemalizme Kemalizm dışında ayrı ve çok defa "ithal marka" bir ideoloji aramak ve onu "Marksizm-Leninizm", "Nasyonal Sosyalizm", "Faşizm" ve "Liberal Kapitalizm" gibi katı, dogmatik ve totaliter ideolojilere oturtmak girişim ve özentisi olmuştur.

Zira çağımız siyaset bilimcilerinin de vurguladıkları gibi, özellikle Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerin en baskın ve yaygın ideolojisi: "Modernleşme" veya "Çağdaşlaşma" kelimeleri ile ifade ettiğimiz akımdır.

Hiç şüphe yok ki, "Çağdaşlaşma ideolojisi" olarak adlandırılan bu akımın bir takım nitelikleri vardır.

Bu niteliklerin birincisi bu ideolojinin değişmez ve katı dogmalara dayanmayıp,

akıl ve bilimden esinlenen pragmatik rasyonalist ve "esnek" bir ideoloji olması ve bu anlamda da katı ve dogmatik ve totaliter ideolojilerden farklı olarak, Ulusal Egemenliğe, İnsan Haklarına dayalı bir "Yaşam Tarzı"nı oluşturmasıdır.

Çağdaşlaşma ideolojisinin bir diğer niteliği "Laiklik" ilkesini benimsememesidir. Çünkü "Dini Fanatizm" her türlü modernleşme, çağdaşlaşma ve yenileşme harekelerine karşı çok önemli bir engel teşkil eder. Türk ve Dünya Tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur. Bu ideolojide "din", "din ve vicdan" ve "ibadet" özgürlükleri "ferdî" birer müessese olarak, Devletin güvencesi altında olup, "din adına" toplumun çağdaşlaşmasına engel olma girişim ve eylemlerine yer yoktur. 

Fakat "Modernleşme-çağdaşlaşma" ideolojisinin en önemli niteliği; bunun "Milliyetçi Ulusçu" bir nitelik taşımasıdır. Bu anlamda olmak üzere çağımızın ünlü siyaset bilimcisi Paul E. Sigmund  Jr. "The Ideologies of The Developing Nations - Gelişmekte olan Ülkelerin İdeolojileri" adlı eserinde, gelişme yolundaki ülkelerin en etkin ideolojilerinin "Modernazing Nationalism-Modernleştirici Milliyetçilik (Çağdaşlaştırıcı Ulusçulukl ideolojisi olduğunu söylemekte ve bunun hem Batı Liberalizm'inden hem de Sovyet Kollektivizm'inden farklı olduğunu, Batı ve Doğunun her iki sisteminin düşüncelerinden, deneylerinden yararlandığını, ulusal bağımsızlık, hızlı ekonomik kalkınma ulusal devletin yaratılması ve bu devletin yönetim biçiminin halka dayalı bir hüviyete dayanması amaçlarını da içerdiğini yazmaktadır. 

Kanaatimizce bütün amaçları ve nitelikleri "Kemalist Modernleşme Örneği"nde bulmak ve görmek mümkündür. Gerçekten Mustafa Kemal Hindistanlı lider Nehru'nun deyimi ile, her şeyden önce Doğuda "Modern çağın yapıcısı"dır. Esasen Paul E. Sigmund da Kemalizm'i "Çağdaşlaştırıcı Ulusçuluk" ideolojisinin ilk uygulaması olarak kabul etmektedir. 

 "Çağdaşlaşma" hareketinin bir ideoloji olarak ele alınması için Millete dayanması yani "Milliyetçi-Ulusçu" veya "Ulusal" bir nitelik taşıması lâzımdır. Bu anlamda olmak üzere "Japon Tarihine Giriş" adlı ve isabetli tahlil ve gözlemlerinden dolayı.Japonlar tarafından bastırılan eserinde Amerikalı Scoot F. Bunkie'in belirttiği gibi "Ekonomik Mucize" olarak adlandırılan Japon Modernleşmesinin en büyük kaynağı Japon halkının hüner ve çalışkanlığıdır. 

İşte, Atatürk de, bütün girişimlerinde "Türk Ulusu"na dayanmış, güvenmiş ve ondaki olumlu nitelikleri sezmiştir. 

29 Ekim 1933'de 10 Cumhuriyet Yıldönümü dolayısıyla Ankara'da da yapılan törende verdiği "10. yıl Nutku bu imanını ve yaklaşımını ortaya koymaktadır": "Türk ulusu.... az zamanda çok ve büyük işler yaptık....

Bunda başarıyı Türk ulusunun ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimle yürümesine borçluyuz. Fakat. Yaptıklarımızı hiçbir zaman yeterli görmeyiz. Çünkü daha çok ve büyük işler yapmak zorunluluğunda ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en bayındır ve uygar ülkeleri düzeyine çıkaracağız. 

Ulusumuzu en geniş refah, araç ve kaynaklarına sahip kılacağız. Ulusal kültürümüzü çağdaş uygarlık. düzeyinin üzerine çıkaracağız. Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş yüzyılların gevşetici görüşüne göre değil, çağımızın hız ve hareket kavramına göre düşünülmelidir. Geçen zamana oranla daha çok çalışacağız. Bunda da başarılı olacağımıza kuşkum yoktur. Çünkü Türk ulusunun karakteri yüksektir. Türk ulusu çalışkandır. Türk ulusu zekidir. Çünkü Türk ulusu, ulusal birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk ulusunun yürümekte olduğunu yükselme ve uygarlık yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale müsbet ilimdir....

Bunun içindir ki, ulursumuzun yüksek karakterini yorulmaz çalışkanlığını, doğuştan zekâsını, bilime bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, ulusal birlik duygusunu ara vermeden ve her türlü araç ve önemle besleyerek geliştirmek ulusal ülkümüzdür. 

Büyük Türk Ulusu, onbeş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde başarı vaadeden çok sözlerini işittim.... Hiçbir an kuşkum yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük uygar niteliği ve uygar yeteneği, bundan sonraki gelişme ile geleceğin yüksek uygarlık ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.".

Atatürk İdeolojisinin Tanımı

Ankara'da yayınlanan Yeni Forum Dergisi'nin 15 Kasım 1984 sayısında yayınlanan "Atatürkçülük ve İdeoloji" başlıklı başyazısında; "Bir milletin birlik ve beraberliği sağlamada farklı-üyelerini, çeşitli parçalarını ve organlarını bir arada-tutan.bir nevi (manevî çimento) rolü oynamada, ideolojinin son derece önemli bir rolü vardır... Bu nedenle her ülke gibi tarihinde yeni bir çığır açan, yeni bir doğrultuya yönelen Türkiye'nin de, bu anlamda kendine özgü bir ideoloji geliştirmesinin hayati önemi vardır. İdeolojinin bu geniş anlamdaki tarifi gereğince, hiçbir toplum, hiçbir devlet, kendini tarif etmeye, hedeflerini açık bir şekilde seçmeye yardım edecek bir manevî pusulaya sahip olmadan hayatını sürdüremez.

Bu anlamda ideoloji, bir ülkenin veya toplumun kolektif vicdanına ve dimağına yön veren, hedeflerini seçerken ve geleceğini planlarken,  müracaat edeceği tutarlı, ahenkli, yol gösterici ilkeler ve prensipler bütünüdür denebilir" şeklinde bizim de tamamen katıldığımız ve hatta öteden beri savunduğumuz fikir ve ifadeler yer almaktadır. 

Aynı başmakaleye göre, "Son yıllarda teokratik nitelikli, yahut Faşist ve Marksist renkli totaliter ideolojilerin etken bir güç olarak ortaya çıkışı, yani Türk Devletinin ideolojisinin ne olduğu sorusunu son derece güncel bir konu haline getirmiştir. Atatürkçülüğü, tıpkı bu totaliter ideolojiler gibi, kapalı bir sistem, ideolojik seminerlerde, yahut tarikat mensuplarının devam ettiği tekkelerde, öğretilip eğitilebilecek türden bir inanç ve doktrin olarak düşünenler için "Atatürkçülük İdeolojisi" kolayca ikame edilecek bir seçenek olabilir ve hatta olmalıdır".

Oysa aynı başmakale yazarına göre, Atatürk'ün; Hitler, Marx ve Lenin gibi bir kutsal kitabı yoktur. Atatürk bizler adına her soruna hazır cevaplar hazırlamış bir "Büyük Şeyh" değildir. Atatürkçülük kapalı doktrin ve ideolojilerin aksine "metin incelemesi yapmayı gerektiren" kazuistik yorum ve uygulamayı zaruri gören sert ve disiplinli bir ideoloji değildir. Atatürk "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' vecizesi ile, bize somut bir çözüm vermiş, fakat hazır bir reçete sunmamıştır. Bu nedenle Atatürk'ün sözlerinden, uygulamalarından, yarım asır sonrasının Türkiye'si için çözümler aramak, yahut hazır cevaplar beklemek hayaldir.. Ve aslında böyle bir yöntem "Atatürkçülük" de değildir. 

Bu konularda öteden beri düşünen, yazan ve bütün söylenenlerle yazılanları izleyen bir kişi olarak bizim vardığımız sonuç şudur; 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye'sinde gözlenen tehlikeli "ideolojik boşluk"un bir ulusal ideoloji olarak "Atatürkçülük" ile doldurulması lâzımdır. Atatürkçülük çağdaşlaşabileceğimize dair bir inanç sistemine ve total çağdaşlaşmayı gerçekleştirecek bir aksiyon programına dayandığı için, Maurice Duverger'in "Çağdaş İdeoloji" kavramına uygun düşen bir dünya görüşüdür. Fakat Atatürkçülük bir taraftan akıl ve bilim mihverine, diğer taraftan ise Millî Hakimiyet ilkesine ve açık toplum temeline dayandığı için, teokrasi, Faşizm ve Komünizmden farklı olarak "Dogmatik" ve "Totaliter' değil, "Pragmatik" ve ideolojinin yeni bir türü olan Modernleşme-Çağdaşlaşma ideolojisidir. Ayrıca Atatürkçülüğün Devletin tek ve resmî bir siyasal ideolojisi olduğunu değil, Ortanın Solundan Ortanın Sağına kadar bütün Demokratik ve Laik dünya görüşleri ile uyuşan bir "Çağdaşlaşma İdeolojisi" olduğu fikrini savunuyoruz. 

Atatürkçü İdeoloji

1924'de öğretmenlere hitap ederken: "Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen, kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. 

Yeni nesil, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir" diyen büyük Atatürk, 1937'de TBMM'yi açarken, verdiği söylevde: "Büyük davamız, en medeni ve en üst refah seviyesinde bir millet olarak varlığımızı yükseltmektir...

Bu sebeple, okuma-yazma bilmeyen tek vatandaş bırakmamak, memleketin bütün kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanları yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak, kişi ve kurumları yaratmak; işte bu önemli prensipleri en kısa zamanda sağlamak... İşaret ettiğim prensipleri, Türk gençliğinin beyninde ve Türk milletinin bilincinde, daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksek okullarımıza düşen başlıca vazifedir' demek suretiyle Atatürkçü inkılâbın ideolojisini oluşturmak ve anlatmak işini devlet ve üniversitelerimize vermiştir. 

12 Eylül 1980 öncesi döneminin açıkça ortaya koyduğu gibi, Türk gençliğinin sürüklendiği tehlike ve Atatürk Cumhuriyetine düşman, aşırı ideolojilerin doldurmak istediği "İdeolojik boşluk" karşısında "12 Eylül Yönetimi" çok yerinde bir karar ile, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile üniversitelerimizi yeniden düzenlemiş, Yükseköğretim Kurulu da kanun ve ihtiyacın ışığı altında, İnkılâp Tarihi derslerine büyük önem vererek, bu dersleri fakültelerin bütün sınıfları için programa sokmuş ve bunların okutulmasında sadece tarihi mazinin anlatılması ile yetinilmeyerek, Atatürkçülüğün ne olduğu hususunun Türk gençlerine özellikle öğretilmesine ve benimsetilmesine büyük önem vermiştir. Dersin yeni adının "Atatürk İlkeleri ve inkılâp Tarihi" olması da bu dersin anlatılmasında, Atatürkçülüğün de tarihî olaylar kadar vurgulanmasının zorunluluğunu göstermektedir.

Diğer taraftan 1982 Anayasasının 134. maddesinde: "Atatürkçü  düşünceyi, Atatürk İlke ve İnkılâplarını Türk Kültürünü, Türk Tarihini ve Türk Dilini bilimsel yoldan araştırmak, tanıtmak, yaymak ve yayınlar yapmak amacı ile Cumhurbaşkanının gözetim ve desteğinde, Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezinden oluşan kamu kişiliğine sahip "Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu" nu  kurduğunu ve bunun da kanununun çıkarılarak, bu kuruluşun faaliyete geçtiğini biliyoruz. 

Atatürk İlkeleri

1. Atatürk İlkelerinin Amacı

Atatürk ilkelerinin amacı, Türk toplumunu, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak, bağımsız, onurlu ve mutlu bir hayat sürdürmesini sağlamaktır. Atatürk, ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkabilmesi için, Türk milletini, en geniş varlık, araç ve kaynaklarına kavuşturmak gerektiğini belirterek hem ekonomik kalkınmayı hem de millî kültürümüzün geliştirilmesini esas almıştır.

Atatürk ilkelerinin amaçları şunlardır:

Egemenliğin millete ait olmasını sağlamak,

Sorunlara aklın ve bilimin önderliğinde çözüm bulacak bir toplum oluşturmak,

Türkiye Cumhuriyeti'nin, milletler arası ilişkilerde bağımsız ve saygın bir  devlet olmasını sağlamak,

Türk milletinin mutluluğunu, huzurunu. refahını sağlayarak onu çağdaş milletler seviyesine çıkarmak.

Atatürk, Türk milletinin mutluluğunu ve refahını düşündüğü kadar, diğer milletlerin de mutluluğu ve refahını düşünür. İnsanlığın ancak aklın ve bilimin egemen olduğu. özgür ve demokratik ortamda, eşitliği ve bağımsız yapıyı koruyabileceğine inanır.

Atatürk ilkelerinin Ortak özellikleri

Atatürkçülüğü oluşturan Atatürk ilkelerinin ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:

- Atatürk ilkeleri, tamamen Türk toplumunun ihtiyaçlarından doğmuştur. Bu nedenle kabul edilmelerinde hiçbir dış baskı, zorlama ve taklitçilik yoktur.

- Atatürk ilkeleri, Atatürk tarafından hem söz hem de uygulama ile belirlenmiştir.

 - Atatürk ilkeleri, yurt, millet, millî kültür esaslarını içermektedir.

- Atatürk ilkeleri akla ve mantığa uygundur. Aşırı ve.pürüzlü yanları yoktur. Çağdaş hayatın gereklerine ve Türk milletinin özelliklerine göre belirlenmiştir. Akıl ve bilim yoluyla konulan

uygulamalardır.

- Atatürk ilkeleri daha önce açıklandığı ve örneklendiği gibi anlam ve amaçları bakımından bir bütünlük oluşturur ve birbirini tamamlar. Bu bakımdan onları ayrı değerlendirmek yanlıştır.

- Atatürk ilkelerinin uygarlık ve insanlık anlayışına ters düşen hiçbir düşünceyle bağlantısı ve yakınlığı yoktur.

 - Atatürk ilkeleri, Atatürkçü Düşünce Sistemi'ni kurmak ve uygulamak amacı ile doğrudan ilgilidir. Çünkü Atatürk ilkeleri, Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin temelidir.

- Türk İnkılâbı Atatürk ilkeleri ile süreklilik kazanmıştır.

- Atatürk ilkeleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin siyasal, toplumsal, kültürel ve ekonomik yaşamını geliştirmeye yöneliktir.

- Atatürk ilkeleri, Kurtuluş Savaşı'nın ilk günlerinden itibaren ortaya çıkıncaya

Başlamıştır.

- Atatürk ilkeleri ileriye yöneliktir ve çağdaşlaşmayı hedef almıştır.

- Atatürk ilkeleri, geri kalmış ülkeler için bir model oluşturmaktadır.

3. Atatürk ilke ve İnkılaplarının Dayandığı Esaslar

Atatürk ilkeleri ile inkılâpları arasında sıkı bir bağ vardır. Çünkü inkılâplar, ilkelerin uygulamaya konulmasıyla ortaya çıkmıştır. Her inkılâp bir veya birkaç ilkenin gereği olarak gerçekleştirilmiştir. Ayrıca Atatürk ilke ve inkılâpları belli esaslara dayanır. Bunların hiçbiri diğerlerinden daha az önemli değildir. Hepsi bir bütünü oluşturmaktadır.

Atatürk ilke ve inkılâpları gücünü Türk milletinden, ilham kaynağını ise tarih bilincinden, evrensel değerlerden ve millî kültürümüzden alır. Bu nedenle Atatürkçülük dışarıdan Türkiye'ye sokulan yabancı bir düşünce sistemi değildir. Daha çok Fransız İhtilâli'nin dünyaya yaydığı, milliyetçilik, cumhuriyetçilik, demokrasi, eşitlik, lâiklik gibi kavramların etkisinde kalınmış, fakat bu düşünceler Türkiye'nin koşullarına uyarlanmıştır.

 Atatürk ilkeleri Türk milletinin ihtiyaçlarından doğmuş, millî kültürümüzü geliştirmeyi, Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmayı amaçlamış bir düşünce sistemidir. Bağımsızlık ve özgürlük Atatürk ilke ve inkılâplarının dayandığı temel esaslardandır. Çünkü bağımsız olmayan bir devletin vatandaşları özgür olamaz. Bunun doğal bir sonucu olarak Atatürkçü Düşünce Sistemi'nde vatan ve millet sevgisi yüce bir duygu, Türk dili ise bu duyguyu güçlendiren başlıca etkendir.

Kurtuluş Savaşı 'mızı zafere ulaştıran millî birlik ve beraberlik duygusu, bugün de önemini korumakta, ülke bütünlüğünün en sağlam güvencesi olmaktadır. Atatürk her zaman Türk milletine güvenmiş, her işi onun gücüyle ve desteğiyle yapmıştır. Bu yüzden, millî birlik ve beraberlik, ülke bütünlüğü ve Türk milletine inanmak ve güvenmek, Atatürk ilke ve inkılâplarının esaslarını oluşturur.

Atatürk ilkeleri, Kurtuluş Savaşı ve sonrasında, Türk devletinin çağdaşlaşmasında temel alınan ilkelerdir. Atatürk ilkelerini öğrenmek ve davranış hâline getirmek millî görevimizdir.

Atatürk ilkeleri şunlardır: cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik ve inkılâpçılık. Bu ilkeler. geliştirilerek 5 Şubat 1937'de anayasamızın ikinci maddesinde Türk devletinin temel nitelikleri olarak ifade edilmiştir.

Şimdi Atatürk ilkelerini sırasıyla tanıyalım:

Cumhuriyetçilik İlkesi

Cumhuriyetçilik, devletin yönetim biçimi olarak cumhuriyeti kabul etmek, onun gereklerini yerine getirmek, onu korumak ve yüceltmek demektir.

 Atatürk'ün cumhuriyetçilik ilkesinin dayandığı esasların temelini, egemenliğin hiçbir koşul tanımadan millete verilmesi ve ülkenin yönetiminde milletin söz sahibi olması oluşturur. Atatürk'e göre, "Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir."  Buna göre devlet başkanı, kanun yapanlar ve yöneticiler, seçimle iş başına gelir. Bir toplumda demokrasinin kurulması ve kurumlaşması, ancak bu yolla sağlanabilir.

Cumhuriyeti daha iyi anlayabilmek için bu yönetim biçimini Osmanlı devlet düzeniyle karşılaştıralım: Osmanlı İmparatorluğu'nda milleti yönetme yetkisi padişaha aitti. Devletin son zamanlarında meşrutiyet ilân edilmiş, halkın seçtiği temsilcilerden oluşan Osmanlı Mebuslar Meclisi açılmıştı. Ancak bu meclis, padişahın üstünde bir iradeye. sahip değildi. Son söz padişaha aitti ve padişahın meclisi kapatma yetkisi vardı. Nitekim söz konusu meclis, bazı bahanelerle kapatılmıştır. Demek ki o dönemde millî irade egemen kılınamamıştı. Böyle bir düzende demokrasinin kurulması elbette söz konusu olamazdı.

 Cumhuriyet öncelikle vatandaşlar arasında eşitliği ve onların devlet yönetimine eşit olarak katılmalarını sağlamış, Türk milletinin milletler arası sahada itibarını artırmıştır. Cumhuriyet aynı zamanda Türk toplumunun çağdaşlaşmasını amaçlamaktadır. Türk toplumu cumhuriyetin sağladığı imkânlarla çağdaşlaşma yolunda önemli adımlar atmıştır. 

Atatürk cumhuriyet yönetiminin önemini şu sözlerle belirtmiştir: "Cumhuriyet yeni ve sağlam esaslarıyla Türk milletini güvenli ve sağlam bir gelecek yoluna koyduğu kadar, asil fikirlerde ve ruhlarda yarattığı güvenlik itibariyle büsbütün yeni bir hayatın müjdecisi olmuştur." 

Cumhuriyet yönetiminde millet, yöneticilerini ve devlet başkanını belirli bir süre için kendi seçer. Bu süre içinde yönetimi beğenmezse yöneticilerini yeniden seçme ve değiştirme hakkına sahiptir. Oysa mutlakıyet yönetimlerinde devlet başkanlığı babadan oğla ya da hanedanın bir diğer bireyine geçer. Seçimle başa geçme söz konusu değildir. Hükümdar, normal şartlarda, ölünceye kadar yönetimin başında kalabilir. Yerine yine aynı. Aileden bir başkası geçer. 

Hükümdarlık yönetiminde aile içinden kimin hükümdar olacağı bazı kurallara bağlanmıştır. Tek kişiye dayalı yönetimlerde, yöneticinin sözleri yasa gibidir, her isteği yerine getirilir. Oysa cumhuriyette devlet başkanı belli bir süre için iş başına gelir ve yasalara göre hareket eder. Yönetimde söz sahibi olacak kişiler de seçimle belirlenir. 

Cumhuriyetçilik ilkesinde, devlet yönetimi sınıfların, kişilerin,.ailelerin, bir zümrenin eline bırakılamaz. Milletin bütün bireyleri yönetime katılabilir ve söz sahibidir. Çünkü, cumhuriyet yönetiminde bütün vatandaşlar eşit haklara sahiptir. 

Cumhuriyet yönetimi milletle devlet arasındaki ikiliği ortadan kaldırır. Atatürk bunu şöyle belirtmektedir : "Bugünkü hükümetimiz, devlet teşkilâtımız, doğrudan doğruya milletin kendi kendine, kendiliğinden yaptığı bir devlet ve hükümettir ki, onun adı cumhuriyettir. Artık hükümet i1e millet arasında geçmişteki ayrılık kalmamıştır. Hükümet millet ve millet hükümettir."

Atatürk; cumhuriyeti ahlâk faziletlerine dayanan bir yönetim olarak nitelemiş, cumhuriyet yönetiminin faziletli ve namuslu insanlar yetiştirdiğini belirtmiştir.

Atatürk, cumhuriyetin Türk milletinin karakterine en uygun yönetim

Biçimi olduğuna inanmış ve bunu şu sözleriyle dile getirmiştir: "Türk milletinin karakter ve âdetlerine en uygun olan idare cumhuriyet idaresidir."  Atatürk'ün bu inancında haklı olduğu her geçen gün daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü Türk milleti, çağdaş bir yönetim biçimi olan cumhuriyeti benimsemiş ve ona sahip çıkmıştır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'ni Türk gençliğine emanet etmiş, "Milletin bağrından temiz bir nesil yetişiyor. Bu eseri ona bırakacağım ve gözüm arkamda ka1mayacak."  sözleriyle bunu dile getirmiştir. Yine, Gençliğe Hitabesi'nde, Türk gençliğinin birinci görevinin Türkiye Cumhuriyeti'ni sonsuza kadar yaşatmak olduğunu belirtmiş, ayrıca Türk gençliğine duyduğu sonsuz güveni ve onları bir temel güç kaynağı olarak gördüğünü dile getirmiştir. Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuza kadar yaşatılmasını Türk gençliğinden istemiş ve gençliğe şöyle seslenmiştir: "Ey yükselen yeni nesil! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yüceltecek ve devam ettirecek sizsiniz." 

Atatürk, her türlü olumsuz şartlar altında gençliğin görevinin Türk bağımsız-lığını ve cumhuriyetini korumak olduğunu, gereken gücün Türk gençliğinin damarlarındaki asil kanda var olduğunu belirtmiştir.

Atatürk, cumhuriyet rejiminin iç ve dış tehlikelere karşı korunması için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi güçlerin iş birliği yapmaları gerektiğini belirtmiştir. 

Atatürk, cumhuriyetçilik ilkesinden kesinlikle taviz verilmemesini istemiş, bu

Temel ilke anayasamızın birinci maddesinde "Türkiye Devleti bir cumhuriyettir.'` biçiminde yer almıştır. Anayasamızın ikinci maddesinde ise Türkiye Cumhuriyeti'nin nitelikleri sayılmıştır.

 Bu nitelikler şöyledir: Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir. Bu hükümler değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez. Çünkü millî egemenlik ilkesinin en mükemmel biçimde uygulanması ve vatandaşların hak ve hürriyetlerinin en iyi şekilde düzenlenmesi bu niteliklerin korunmasıyla mümkündür. 

Türkiye'nin gelişmesini ve güçlenmesini istemeyenler cumhuriyetimize karşı bir tehdit oluşturmaktadırlar. Türkiye'ye yönelik dış ve iç tehdit unsurları doğrudan cumhuriyeti hedef almışlardır..Atatürk Gençliğe Hitabesi'nde cumhuriyet yönetimine, Türkiye'nin içinden ve dışından tehditler gelebileceğini belirtmiştir. Dış düşmanların bütün dünyada eşi görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabileceğini, memleketin içinde ise iktidara sahip olanların gaflet ve dalalet, hatta hıyanet içinde bulunabileceklerini ifade ederek iç ve dış tehdide dikkat çekmiştir. 

Türk insan bugünkü durumunu ve elde ettiği hakları ancak cumhuriyet yönetimiyle sürdürebilir. Türk milleti Atatürk'ün önderliğinde kurduğu cumhuriyeti sonsuza kadar yaşatmak için iç ve dış tehditlere karşı duyarlı olmalıdır. 

Cumhuriyet, demokrasiyi geliştiren en iyi sistemdir. Kişinin hak ve özgürlükleri ancak bu sistem içinde güvencede olabilir. 

Demokrasi ancak cumhuriyetle gelişebileceğinden Türk İnkılâbı'nın önde gelen ilkeleri arasında cumhuriyetçilik sayılmıştır. Türk milleti ancak cumhuriyete bağlanıp onu yüceltip geliştirebilirse demokrasinin nimetlerinden yararlanır ve çağdaş toplumlar içindeki yerini alabilir. Bu nedenle cumhuriyeti yüceltip sürdürmek her Türk'ün millî görevidir. 

Milliyetçilik ilkesinin dayanağı millettir. Atatürk'e göre; "Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu bir siyasî ve sosyal toplumdur."  Ayrıca bu topluluk aynı vatanın maddî ve manevî değerlerine sahip çıkan, aralarında dil, kültür, tarih ve duygu birliği olan insanlardan oluşur.

Atatürk her şart altında güç kaynağı olarak milleti görmüştür. Kurtuluş Savaşı'nda buna sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Gücünü milletten alarak engelleri birer birer aşmıştır. O, vatanı ve milleti ilgilendiren her kararda millete ve onun temsilcilerinin düşüncelerine başvurmuştur. 

Atatürk'ün milliyetçilik ilkesi, milletini içtenlikle sevme, çağdaş bir toplum olarak yüceltme ve onun uğrunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmama anlayışına dayanır. Ayrıca toparlayıcı ve birleştiricidir. Çünkü ırkçılık esasına dayanmaz.

Atatürk'e göre milliyetçilik bir duygudur. Dini, mezhebi, dili ne olursa olsun kendini Türk bilen ve Türk hisseden her insan Türk'tür. Atatürk bu inancını Onuncu Yıl Nutku'nda, "Ne mutlu Türk'ün diyene!" diyerek belirtmiştir. Atatürk'ün milliyetçilik anlayışının bir gereği olarak anayasamızda ''Türkiye Devleti'ne vatandaşlık bağı ile bağlanan herkes Türk'tür." hükmü yer almıştır. Bu hükümle vatandaşlar arasında hiçbir yapılmadığı belirtilmiştir. 

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, başka milletlerin varlığına saygı gösteren, başkalarının da kendi milletine saygı göstermesini isteyen barışçı, akılcı ve çağdaş bir anlayıştır. Atatürk hu anlayışı şu sözleriyle dile getirmiştir: "Türk milliyetçiliği, ilerleme ve gelişme yolunda ve uluslar arası ilişkilerde bütün çağdaş milletlere paralel ve onlarla bir uyum içinde yürümekle beraber Türk toplumunun özel karakterini ve bağlı başına bağımsız kimliğini korumaktır." 

Atatürk milliyetçiliğinin temel amaçlarından biri, millî birlik ve beraberliktir. Millî birlik ve beraberlik, milleti oluşturan bireylerin kederde, kıvançta, dilde, kültürde ortak bir bilince varması ve beraber hareket etmesidir. Atatürk milliyetçiliğinde millî birlik ve beraberliği güçlendiren unsurlar millî kültür, dil, tarih, kültür ve amaç birliği, Misak -ı Millî, millî eğitim, Türklük bilinci ve manevî değerlerdir. Bu unsurlar içinde millî eğitim başta gelir. Çünkü eğitim ve öğretim olmadan vatan ve millet sevgisi, Misak-ı Millî'nin Anlam ve önemi yetişen kuşaklara aktarılamaz. Birlik ve beraberliğimizin temel taşları olan dilimiz, tarihimiz ve millî kültürümüz öğretilemez. Ayrıca Türklük bilinci ile sağlanacak olan ülkü birliği ve manevî değerler güçlendirilemez. Bütün bunlar olmadan da millî birlik ve beraberliğimiz korunamaz. 

Atatürk, millî birlik ve beraberliğin önemini. Şu sözleriyle vurgulamıştır: "Bir yurdun en değerli varlığı, vatandaşlar arasında millî birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve yeteneklerinin olgunluğudur."  Milletimizin temel niteliklerinden biri de güçlü bir millî birlik ve beraberlik ruhuna sahip olmasıdır. Bu özellik, milletimizin-tarih boyunca en zor koşullar altında en büyük tehlikeleri atlatmasını sağlamıştır.

Millî birlik, her şeyden önce toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Böylece toplumun çeşitli kesimleri, daha dengeli bir iş bölümü ve iş birliği içinde olur.

 Millî birlik, vatanımız ve milletimizin güvencesi olan askerî gücümüzü sağlamlaştırır, ordumuzun manevi gücünü oluşturur. Çünkü vatanı savunmak için cephelerde savaşan askerlerimiz, arkalarında millî birlik ve beraberliğin geliştirdiği güveni duyarlar. Nitekim Kurtuluş Savaşı 'mız bu güvenle kazanılmıştır. Millî birlik  ve beraberlik vatanımızın bütünlüğünün de güvencesidir.

Atatürk, millî birlik ve beraberliğin esasını oluşturan ülke bütünlüğünün önemini şöyle vurgulamıştır: "Türk vatanının bir karış toprağı için bütün millet bir vücut olarak ayağa kalkar... Vatanın bir avuç toprağına yapılacak saldırının bütün varlığına vurulmuş bir darbe olacağını... Türk milletinin fark etmediğini sanmak hatadır."  Millî birlik ve dayanışmayla, ekonomik ve teknolojik gücümüz artar, siyasî gücümüz gelişir. Çeşitli siyasal kuruluşların üyeleri Türkiye'nin ortak çıkarlarına birlik içinde sahip çıkabilir ve ortak tehlikelerle daha etkili bir biçimde mücadele edebilirler.

Millî birlik ve beraberliği sağlayan Atatürk milliyetçiliği; eğitimde, sağlıkta, yönetimde, savunmada ve ekonomide itici bir güç olmuştur. Kurtuluş Savaşı'nı başarıya ulaştırmada temel etken milliyetçiliktir. İnkılâpların başarılı olmasını sağlayan bu ilke, Türk milletine millî şuur aşılamış, dil ve tarih inkılâbıyla millî kültürümüzü geliştirmiştir.

Milletimizin millî birlik ve beraberlik içinde yaşayabilmesi için bize düşen önemli görevler vardır. Her şeyden önce Atatürk'ün milliyetçilik ilkesine bağlı olmalıyız. Tarihimize sahip çıkmalı, en değerli varlığımız olan dilimizi geliştirmeliyiz. Çünkü dil ve tarih birliği millî kültürümüzün gelişmesini sağlayan temel değerlerdir. Bu değerlere bağlı olarak sürdürülecek millî eğitim de Türklük bilincimizi en üst düzeylere yükseltir.

Halkçılık  İlkesi

Halk,. belirli bir zamanda bir ülkede oturan, o ülkeyi vatan bilen, kaderini, mutluluğunu o ülkeye bağlamış olan insanların bütünüdür. 

Halkçılık, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkelerini bütünleyen bir ilkedir. Atatürk, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik ilkeleriyle halkçılık ilkesinin ilişkisini şöyle belirtmiştir: "Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına, Türk milleti denir. 

Halkçılık ilkesi, millî egemenliğin de dayanağıdır.

Halkçılığın temel hedefi, halk  yararına bir politika izlenmesidir..Bu politikanın esasını kimsenin kimseyi baskı altına almaması, herkesin geçim ve sağlık bakımından güvenlik içinde olması, çalışma ve eğitim imkânlarından eşit biçimde yararlanması için ortam sağlanması oluşturur.

Halkçılık ilkesi gereği Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan herkes kanunlar önünde eşittir ve tüm vatandaşlar devlet hizmetlerinden yararlanma hakkına sahiptir.

Atatürk'ün halkçılık anlayışı, halkçılığı esas aldığını söyleyen komünizm ve sosyalizm gibi sistemlerden farklıdır. Çünkü o sistemlerde egemenlik belli bir grubun elindedir. Oysa Atatürk'ün halkçılık anlayışı, sınıf ve zümre ayırımını öngörmez, bütün milleti kapsar. Atatürk, bunu şöyle dile getirmiştir. "Bizim düşüncemizde; çiftçi, çoban, işçi, tüccar, sanatkâr, asker, doktor, kısacası herhangi bir toplumsal kurumda çalışan bir vatandaşın hak, çıkar ve hürriyeti eşittir. Atatürk bu sözüyle Türk toplumunda ayrıcalıklara karşı olduğunu da vurgulamış olmaktadır.  Atatürk, her fırsatta halkın içinde olmuş, halkın istek ve düşüncelerine önem vermiştir.

 Halkçılık, cumhuriyetçilik ilkesinin içerdiği demokratik, özgürlükçü, çoğulcu yönetimi destekler. Çünkü halkçılık; cumhuriyet yönetiminde devlet ve millet olanaklarının kullanılmasını ve halk yararının gözetilmesini amaçlar. Sınıf egemenliğini reddeder. Belirli kişilere, ailelere değil, güçsüzlere, halka dönüktür.

Halkçılık ilkesine göre bütün vatandaşlar, devlet hizmetlerinden eşit şekilde yararlanma hakkına sahip olduğu gibi, kanunların öngördüğü biçimde haklarını da arayabilirler. Nitekim anayasamızın 74. maddesinde vatandaşların dilekçe hakkı güvence altına alınmıştır.

Halkçılık, ekonomik alandaki çabaların da halkın yararına uygun olmasını öngörür. Çünkü devletin görevi, halkın refah ve mutluluğunu sağlamaktır. Bunun için gelir dağılımında halk yararını gözetir. Çalışanların emeklerinin karşılığını alabilmeleri için, millî gelirin adaletli bir biçimde dağılmasında gerekli önlemleri alır.

Halkçılık ilkesi Türk toplumuna herkesin kanun önünde eşit olması ve devlet hizmetlerinden eşit şekilde yararlanması gibi önemli yararlar sağlamıştır. Ayrıca, milletin demokratik haklar elde etmesi de ancak halkçılık ilkesinin uygulanmasıyla sağlanmıştır. Halkçılık ilkesi ile bireyler arasında ve kanunlar karşısında eşitlik getirilmiş, Türk toplumu seçme ve seçilme hakkını kullanarak yönetime katılma olanağına kavuşmuştur.

Devletçilik İlkesi

Devletçilik ilkesi, ekonomik kalkınmada izlenecek yolu ve yöntemi gösterir. Bu ilke aynı zamanda Atatürk'ün ekonomik alandaki görüşlerini de yansıtır. Bu ilkenin amacı, Türk toplumunun refah düzeyini yükseltmek ve güçlü bir ekonomiye sahip olmasını sağlamaktır. Devletçilik ilkesi de diğer ilkeler gibi ülkemizin içinde bulunduğu durum ve karşılaştığı sorunlara, bir çözüm olarak ortaya çıkmıştır. 

Birinci Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı, Türk. Ekonomisinin iyice zayıflamasına yol açmıştır. Bu nedenle cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, ekonomiyi canlandırmak için çeşitli önlemler alındı. Ancak vatandaşların elinde yatırım yapmak için yeteri kadar sermaye yoktu. Ayrıca alt yapı tesisleri ve ulaşım imkânları son derece yetersizdi. Üstelik demir yolları ve dış ticaret yabancıların elindeydi. Bu nedenle devlet, ekonomik yatırımları kendi gerçekleştirmek zorunda kaldı. Devletçilik ilkesi gereği ekonomiyi düzenlemek ve ekonomik kalkınmaya yön vermek amacıyla çeşitli alanlarda geniş çaplı faaliyetler başlatıldı. Her şeyden önce, büyük sermaye gerektiren ağır sanayi işletmelerinin kurulması görevini devlet üstlendi Dokuma, şeker, cam, demir gibi temel malları üreten büyük fabrikalar kuruldu. Böylece bugünkü sanayimizin temelleri atıldı. Eğer bu ilke uygulanmaya konulmasaydı., ülkemiz uzun süre temel sanayi tesislerinden yoksun kalacaktı. Ayrıca yabancı işletmelerin ellerindeki demir yolları millîleştirildi ve yeni demir yollarının yapımına hız verildi. 

Atatürk'ün devletçilik ilkesi, özel sektörün yapacağı yatırımlara da büyük önem vermiştir. Bununla birlikte, devlet ve milletin çıkarlarını göz önüne alarak gerekli görülen işlerin devletçe yürütülmesini hedeflemiştir. Devlet gerekli olan sanayi tesislerini kurarken. özel sektöre de.girişim serbestliği vermiştir. Ayrıca özel kredi kolaylıklar sağlamış, üretim ve ticareti özendirmiştir. Devletçilik, ekonomide, sanayide, işletmecilikte millet ve toplum yararına, özel girişimciliği reddetmemiş, mülkiyet hakkına saygılı olmuş, toplumun yararına kullanılmasına özen göstermiştir. 

Devletçilik ilkesi sosyal ve kültürel alanlardaki gelişmeleri desteklediği gibi, bu konuda devletin görev ve sorumluluk almasını da öngörür.

Atatürk'ün devletçilik ilkesi uygulamaya konulurken, hızla kalkınma amacı güdülmüştür. Gerçekten de Türkiye, bu ilkenin uygulanmaya başlanmasıyla hızlı bir kalkınma atılımı içine girmiş ve üretimin her dalında büyük gelişme göstermiştir. Devletçilik ilkesi ile Türkiye'de ilk defa beş yıllık kalkınma plânı. Uygulanmaya kondu. Bu dönemde önemli ekonomik yatırımlar gerçekleştirildi. Çiftçilerin ürünleri değerlendirildi, ekonomik kalkınmada bölgesel farklılıklar giderilmeye çalışıldı. Halkın refah seviyesi yükseltildi. Aşar vergisinin kaldırılması, yabancıların elindeki madenlerin ve diğer işletmelerin millîleştirilmesi, başta demir yolu olmak üzere, ulaşım işlerinin düzenlenip geliştirilmesi ve temel ihtiyaçları karşılayan birçok sanayi tesisinin kurulması, devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı başlıca faydalardır.

Lâiklik İlkesi

Lâiklik, devlet düzeni ve hukuk kurallarının dinî görüşlerden ayrı tutulması, aklın ve bilimin esaslarına dayandırılmasıdır. Lâiklik aynı zamanda yurttaşların din, vicdan ve ibadet özgürlüğü demektir. Anayasa ile güvence altına alınan bu özgürlükler. Toplumsal barışın güvencesidir.

Lâiklik anlayışında din, devlet işlerine ve politikaya karıştırılmaz. Devlet yöneticileri de vatandaşın inancına karışamazlar, vatandaşlar tam bir inanç ve vicdan özgürlüğüne sahiptir. Atatürk, "Medenî Bilgiler" kitabında vicdan özgürlüğü için şu tanımı yapmaktadır: "Vicdan özgürlüğü; her kişi, istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendine özgü siyasî bir düşünceye sahip olmak, mensup olduğu dinin gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve özgürlüğüne sahiptir. Kimsenin düşüncesine ve vicdanına egemen olunamaz."  Bu sözlerden de anlaşılacağı gibi lâiklik, her türlü inanca saygı göstermektedir.

Atatürk'ün lâiklik anlayışına göre, din bir vicdan meselesidir. Herkes inancında tamamen özgürdür. Hiç kimse herhangi bir dini veya mezhebi kabul etmeye zorlanamaz. Bu konuda Atatürk şöyle demektedir: "Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz." 

İslâm dini; vicdan-hürriyetini, sevgi, barış ve kardeşliği emreder. Boş inançlara ve hurafelere karşıdır. Bu nedenle İslâm dini lâik düşünceye açıktır. Atatürk, İslâm dini hakkında şunları söylemiştir: "Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantıkla milletin çıkarına, İslâm ın çıkarına uygunsa, kimseye sormayın. O şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıklı uyuşmayan bir din olmasaydı en mükemmel din olmazdı, en son din olmazdı." 

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Atatürk'ün lâiklik ilkesi, aşama aşama yerleştirilmiş, öncelikle devlet yönetiminin lâikleşmesi yönünde adımlar atılmıştır. İlk önce, din ve devlet işleri birbirinden ayrılmış, bunun için devlet yönetimi millî egemenlik esasına dayandırılmıştır. Daha ilk Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılmasıyla millî egemenlik esasına dayalı bir yönetim oluşturulmuştur. Bunun için ilk anayasanın (20 Ocak 1921) birinci maddesinde egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu belirtilmiştir. Sonraki uygulamalarla eğitim, öğretim ve hukuk sistemi lâikleştirilirken, toplum hayatının lâikleşmesine de önem verilmiştir.

Lâiklik, din ve mezhep ayrımı yapmadığı için ülkemizde millî birliği sağlamada etkili olmuştur. Lâiklik.devletin temeli olunca, akla ve bilime dayanan uygulamalarla kalkınmamız hızlanmış, öte yandan inanç hürriyetinin yerleşmesini sağlamıştır. 

Atatürk, bilgisiz ve çıkarcı kişilerin dini yozlaştırmasına karşı çıkmış, bu tür kişilerin gerçek din düşüncesine zarar verdiğini belirtmiştir. Dolayısıyla lâiklik ilkesinin uygulamaya konulmasıyla, din istismarcılığının da önüne geçilmiştir. Atatürk, bilgisiz ve çıkarcı kimselerin milleti din adına sömürmelerine karşı olduğunu şu sözleriyle vurgulamıştır: "Bizi yanlış yola sevk eden kötü yaradılışlar, bilirsiniz ki çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep dinî kural sözleriyle aldata gelmişlerdir."  Atatürk, İslâm dini ile ilgisi olmayan boş inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak için akla ve bilime dayalı bir gelişmeye yönelik olmak gerektiğini belirtmiştir. 

Lâiklik, vatandaşların inançlarının en sağlam güvencesidir. Çünkü bu ilke gereğince inanç özgürlüğü, anayasa ile güvence altına alınmıştır. Herkes inancında ve ibadetinde serbesttir. Dinin devlet işlerine karıştırılmaması şartıyla tam bir din ve inanç özgürlüğü vardır. Bu bakımdan demokrasilerde düşünce ve inanç özgürlüğü ancak lâik ortamda gelişebilir. Lâiklikle, yönetim, eğitim, devlet ve toplum hayatı gelişebilir.

Lâiktik, Atatürk'ün cumhuriyetçilikle birlikte taviz verilmemesini ve her türlü tartışmanın dışında tutulmasını istediği bir ilkedir. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, çağdaş ve ileri milletler düzeyine ancak, lâiklik ilkesine bağlı kalarak ulaşabilir. 

Atatürk'ün lâiklik ilkesinin uygulamaya konulması, Türk milletine pek çok yarar sağlamıştır. Din ve vicdan hürriyeti, buna bağlı olarak sağlanan barış ve huzur ortamı bunların başında gelir. Ayrıca, çağdaşlaşma yolunu açması, millî birlik ve beraberliği güçlendirmesi, vatandaşların kanun önünde eşitliği öngörmesi de lâikliğin Türk toplumuna sağladığı önemli yararlar arasındadır. 

İnkılapçılık ilkesi

Bir toplumun eskimiş, gelişmeyi ve ilerlemeyi engelleyen kurumlarını kısa bir süre içinde kaldırıp, yerlerine yenilerini kurma, yerleştirme ve benimsetme işine "inkılâp"denir. İnkılâpçılık ilkesi, sürekli olarak yenileşme ve çağdaşlaşmayı öngörmüştür. Çünkü inkılâpçılık; kalıplaşmayı, çağın gerisinde kalmayı engellemekle, devamlı ilerlemeyi ve gelişmeyi. zorunlu kılmaktadır.

Atatürk, Türk İnkılâbı'nı şöyle tanımlamıştır: "Türk milletini son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medenî gereklere göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumlan koymuş olmaktır." 

Türk toplumunu, çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak için, önce gelişmeyi engelleyen bu olumsuzluklardan kurtulması gerekiyordu. Bu da ancak inkılâplarla gerçekleşebilirdi. Bunun içindir ki Atatürk, öncelikle Türk halkının inkılâpçı ruhunu harekete geçirmiş, bu sayede eski ve işe yaramaz kurumlar kaldırılarak çağdaş ve demokratik cumhuriyetimiz kurulmuştur.

Atatürk, inkılâbın amacını açıklarken şöyle diyordu : "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını, tamamen çağdaş, bütün anlam ve görünüşüyle ile uygar bir toplum durumuna ulaştırmaktır." 

Türk İnkılâbı'nın geliştirilerek sürdürülmesi şarttır. Atatürk, Türk İnkılâbı'nın yaşatılacağından emin olduğu için şöyle diyordu: "İnkılâbın hedefini kavramış olanlar, onu daima koruyabilecek güçte olacaklardır." Atatürk'ün, inkılâpların korunması ve geliştirilmesinde de Türk gençliğine sarsılmaz güveni vardı (bk. Resim-91). Bunu çeşitli konuşmalarında dile getirmiş ve "Gençliğe Hitabesi" nde eşsiz bir anlatımla vurgulamıştır.

Uygarlık alanında ilerlemek için sadece inkılâpçı duygulara sahip olmak yetmez. Bu niteliklerin yanı sıra inkılâpların mutlaka bilim ve tekniğin rehberliğinde geliştirilmesi gerekir.

İnkılâpçılık ilkesinin Türk toplumuna sağladığı başlıca yararlar; yenileşme ve gelişme yolunu sürekli açmış olmasıdır.

İnkılâpçılık, aynı zamanda Türk milletini geri bırakan kurumların yerine çağdaş kurumların oluşturulmasını, Türk milletinin medenî bir toplum hâline gelmesini sağlamıştır. İnkılâpçılık ilkesi; demokratik, toplumsal, eğitim, kültür. hukuk ve ekonomi alanlarında Türk toplumuna yeni ufuklar açmıştır. Bugün ulaştığımız -nokta Atatürk'ün İnkılâpçılık ilkesinin sonucudur. Toplum, yaşayan bir varlık olarak değişmek, gelişmek zorundadır. Bu nedenle inkılâpçılık ilkesi, toplumu: durağanlıktan dinamikliğe, gelişmeye, ilerlemeye yönlendirmektedir.

Atatürk ilkelerine sahip çıkmak ve devamlılığını sağlamak.

Atatürk ilkeleri, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı amaçlamış, akıl ve bilime dayalı düşüncelerdir.

Atatürk ilkeleri sayesinde demokrasi, Türk toplumunda yerleşmiştir. Atatürk ilkeleri yeni Türk devletinin temelini oluşturmuş, onun ilerlemesini ve dünyanın saygın devletlerinden biri olmasını sağlamıştır. Bu ilkeler her çağda, dönemin koşullarına göre, yenilenebilme özelliğine sahip olduğundan toplumsal yapımıza da dinamizm kazandırmıştır. Bu ilkeler sayesinde Türk milleti geri kalmışlıktan kurtularak, her yönü ile uygar ve gelişmiş bir toplum hâline gelmiştir.

Atatürk ilkeleri Türk toplumunun çağdaşlaşmasını önleyen kurumların ortadan kalkmasını sağlamış, aklın ve bilimin öncülüğünde çağdaş kurum ve kuruluşları Türkiye mize kazandırmıştır. Atatürk ilkeleri, iktidarın kişisellikten kurtarıp millete mal edilmesiyle, millî egemenlik ve demokrasinin yerleşmesine imkân sağlamıştır.

Türk toplumunu yanıltan, doğru yoldan saptıran görüşler ve düşünceler, Atatürk ilkeleriyle ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca bu ilkeler sayesinde Türk milletinin uygarlık alanında geri bıraktıran kurumlar ortadan kaldırılmış, aklın ve bilimin rehberliğinde çağdaş kurumlar oluşturulmuştur.

Atatürkçülük, millî birlik ve beraberliğimizin güvencesidir. Bu nedenle Türk milletinin birlik ve beraberliği Atatürk ilkelerine sahip çıkmakla mümkündür. Tam bağımsızlık ve kayıtsız şartsız millet egemenliği de ancak Atatürk ilkelerinin uygulanmasıyla sağlanabilir. O hâlde Atatürk ilkelerine sahip çıkmak en önemli millî görevimizdir.

Atatürk ilkelerine sahip çıkıp devamlılığını sağlamak, akıl ve bilimin ışığında ilerlemek demektir. Aksi durumda ilerleme ve gelişmeden söz edilemez. Türk milletinin çağdaşlaşması, Atatürk ilkeleri sayesinde gerçekleşmiştir. Atatürk ilkeleri, Türkiye Cumhuriyeti'nin şimdi olduğu gibi gelecekte, varlığının ve gelişmesinin de güvencesidir. Atatürk ilkelerine sahip çıkmak ve bu ilkelerin devâmlılığını sağlamak başta Türk gençliği olmak üzere milletimizin her bireyinin millî görevidir.

Modern Türkiye'nin Kuruluşunda Atatürk İlkelerinin Yeri ve Önemi

Atatürk ilkelerinin önemini anlayabilmek için, Kurtuluş Savaşı'nın hangi zorluklar içinde kazanıldığını, cumhuriyetin nasıl kurulduğunu bilmek gerekir. Çünkü çağdaş ve demokratik cumhuriyetimizin temeli, Atatürk ilkeleriyle atılmıştır. 

Atatürk ilkeleri, bizzat Atatürk tarafından uygulanarak belirlenmiştir.

 Bu ilkeler, Türk milletinin ruhuna, gelenek ve niteliklerine uygundur. Atatürk ilkeleri, Türk milletinin çağdaşlaşma ve ilerleme yolunu açmış, milletimize çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkma gücünü aşılamıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin günümüzdeki haşarılarını Atatürk ilkelerine borçluyuz. 

Bugün Türkiye, Atatürk inkılâbı sayesinde dünya ülkeleri içinde önemli bir yer edinmiştir. Zengin doğal kaynaklan, yetişmiş insan gücü, bilgi ve teknoloji birikimi ile çağdaş bir ülke konumuna gelmiştir. Atatürk sayesinde düşünce olarak batıyla bütünleşen Türkiye, artık çağdaş dünya ile siyasî ve ekonomik birlikteliğini sağlama yolundadır. 

Türk milletinin refah içinde yaşaması, Türk devletinin varlığını güçlendirerek sürdürmesi, ancak Atatürk ilkelerinin rehberliğiyle mümkündür. Bu ilkeler, insanlığın binlerce yılda elde ettiği yüksek değerleri ve genel doğruları içermektedir. Bu nedenle ilerleme ve gelişme yolunu göstermektedir. Modern Türkiye bu ilkelerle kurulmuştur. Varlığını ve gelişmesin: de ancak bu ilkelerle devam ettirebilir. Atatürk ilkeleri arasında sıkı bir bağlantı ve ilişki olduğundan, bu ilkeler hem devleti hem de toplumu çağdaş düzeye ulaştırmayı  Atatürk ilkeleri kalkınmada bir model oluşturmakta olduğundan, ülkemizin sorunlarını çözmede bize her zaman yön gösterici olacaktır. 

Atatürkçü  Düşünce Sistemi

Esasları Atatürk tarafından belirlenen; devlet hayatına, fikir hayatına ve ekonomik hayata ilişkin gerçekçi düşünce ve ilkelere Atatürkçülük denir. Atatürkçülüğe aynı zamanda Atatürkçü Düşünce Sistemi de denir.

 Atatürkçülük; Türk milletine, bugün ve gelecekte tam bağımsızlığa, huzur ve refaha sahip olmayı; devletin millet egemenliği esasına dayandırılması; aklın ve ilmin rehberliğinde, Türk milletini çağdaşlaştırmayı amaçlar. Ayrıca başta devletin rejimi ve işleyişi ile ilgili olmak üzere sosyal ve ekonomik hayata ilişkin gerçekçi düşünce ve uygulamaları kapsar. Bu açıklamadan da anlaşıldığı gibi Atatürkçülük, bilim ve aklın öncülüğünde oluşmuş gerçekçi düşünce ve ilkelerdir. Bu ilkelerin temel amacı ise Türk milletini gelişmiş toplumların düzeyine çıkarmaktadır. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli, Türk milletinin engin tarihî geleneklerinden güç ve ilham alan Atatürkçü Düşünce Sistemi'ne dayanır. Bu düşünce sistemi çerçevesinde Atatürk, Türk milletinin sahip olduğu devlet geleneğini, çağın gereklerine göre geliştirmiş ve güçlü bir yapıya kavuşturmuştur.

Atatürkçü Düşünce Sistemi, devlet yönetiminde milletin söz ve karar sahibi olmasını esas alır. Yani, sistemde "Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir:' Millet iradesi her şeyin üstündedir. Devlet yönetiminde son sözü millet söyler. Bundan dolayı Türk milletinin devlet yönetiminde karar sahibi olmasında, Atatürkçü Düşünce Sistemi'nin belirleyici rolü vardır. Öte yandan Türk milletinin mutlu bir hayat sürdürmesi, Türk devletinin gelişmesi, güçlenmesi ve sonsuza kadar varlığını sürdürmesi de bu düşünce sisteminin uygulanmasıyla mümkündür. Bunun için de aklın ve bilimin esas alınması, millet egemenliği ile demokrasinin gerçekleştirilmesi gereklidir.

İşte Atatürkçülüğün özü budur. Atatürkçülüğün bütün vatandaşlar tarafından öğrenilmesi ve benimsenmesi, Atatürk ün en büyük eseri olan Türkiye Cumhuriyeti'nin bir güvencesi olacaktır. Çünkü Atatürkçülük; bilimin ve aklın rehberliğinde sürekli gelişmeyi öngörmesi bakımından, Türk milletinin çağdaş bir toplum olarak yaşamasında vazgeçilmez önemli bir yere sahiptir.

Atatürk ün Düşünce Sisteminin Oluşturulmasına Neden Olan Etkenler 

Atatürkçülük; devlet yönetimi, toplum hayatı, ekonomik hayat ve kültür hayatını ilgilendiren görüş ve ilkelerden oluşan bir düşünce sistemidir. Bu düşünce sisteminin amacı, Türk milletini, aklın ve bilimin yol göstericiliğinde ileri bir toplum hâline getirmek ve en kısa sürede çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmaktır.

Atatürkçülük, dünyada meydana gelen siyasî ekonomik, sosyal, kültürel ve bilimsel gelişmelerle doğudan ilgilidir. Atatürk'te bu düşünce sisteminin oluşmasında, doğup büyüdüğü ortam ile milletimiz ve vatanımızın karşı karşıya bulunduğu sorunlar birinci derecede etkili olmuştur. Bu nedenle Atatürk'ün düşünce sistemini oluşturmasındaki etkenleri anlayabilmek için son yüzyıllardaki gelişmeleri bilmek gerekir.

XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Avrupa'da meydana gelen sosyal, siyasî ve ekonomik olaylar Osmanlı İmparatorluğu'nu da derinden etkiledi. Kuruluşundan itibaren mutlakıyetle yönetilen Osmanlı İmparatorluğu, XIX. yüzyılda meşrutiyet yönetimine geçtiyse de bu yönetim biçimi çok kısa sürdü. Meşrutiyet yönetimi, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılmasını önleyecek tek çare olarak düşünülmüştü. Ancak, gelişmeler umulduğu gibi olmadı. 

 Milliyetçilik akımının yaygınlaşması sonucu pek çok millet, Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılarak bağımsız devletler kurdular.

Osmanlı İmparatorluğu, dünyada meydana gelen bilim ve teknik alanındaki gelişmeleri izleyememiş ve hemen her alanda geri kalmıştı. Türk ekonomisi ise kapitülâsyonlar yüzünden iyice gerilemiş, iç ticaret yok denecek düzeye inmişti.

XX. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu, arka arkaya savaşlara girdi (Trablusgarp, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı) Bu savaşlarda devlet büyük toprak kayıplarına uğradığı gibi ekonomik bakımdan da iyice geriledi. Bu dönemde, Osmanlı İmparatorluğu'nu içinde bulunduğu kötü durumdan kurtarmak için birçok devlet adamı ve aydın çeşitli çareler arıyor, ortaya değişik fikirler atıyordu.

Mustafa Kemal, o sırada sorunların en yoğun olduğu Makedonya bölgesinde bulunuyor ve çevresinde olup bitenler onu çok etkiliyordu. Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğu'nun karşı karşıya bulunduğu siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel ve askerî sorunlarla çok genç yaşta ilgilenmeye başladı. O, dünyada meydana gelen siyasî, ekonomik ve bilimsel gelişmeleri yakından izliyor, bu gelişmelerin ışığında vatanın ve milletin içinde bulunduğu kütü durumun nedenlerini araştırıyor, çözüm yolları arıyordu. Birinci Dünya Savaşı sonunda, Türk topraklarının işgal edilmesine İstanbul Hükümeti seyirci kalmış; Türk bağımsızlığı ve Türk vatanı büyük bir tehlikeye düşmüştü.  Herkesin umutsuzluğa kapıldığı ve her şeyin bittiğinin sanıldığı bir ortamda Mustafa Kemal, "Ya istiklâl, ya ölüm!" diyerek Türk milletinin bağımsızlık ve egemenlik inancını harekete geçirdi.

O, bu kararı verirken, gücünü engin tarihinde daima bağımsız yaşamış büyük Türk milletinden aldı. Ona göre. vatanın ve milletin kurtuluşu, ancak millet egemenliğine dayalı, bağımsız yeni bir Türk devletinin kurulmasıyla mümkündü. İşte, ülkemizin içinde bulunduğu siyasî, askerî, ekonomik ve kültürel durum ile Osmanlı padişahı ve hükümetin, olaylar karşısındaki kayıtsızlığı ve tutarsızlığı "Atatürkçü Düşünce Sistemi" nin oluşmasını sağlayan başlıca etmenlerdir.

Adınız :
Mailiniz :
Yorumunuz :
Doğrulama Kodu :